Online Bağış

Sudan

Yazan 

Araplar Afrika’ya adım attıktan sonra Kızıldeniz’den kıtanın batı ucuna kadarki olan kısmına siyahların yaşadığı yer anlamında “Bilâd-ı Sudan” ismini verdiler. Afrika’nın en geniş topraklara sahip bu ülkesinin 40 milyon nüfusu bulunuyor.

Sudan Afrika’nın en geniş topraklara sahip ülkesi. 2,5 milyon kilometrekareyi aşan ülkenin başkenti Hartum ve 40 milyon kadar nüfusu bulunuyor. 26 vilayeti bulunun Sudan, 1956 tarihinde bağımsızlığını kazanmış. Nüfusunun %83’ünü Müslümanlar, %10’unu yerel dinlere mensup kişiler ve kalan %7’lik kısmı ise Hıristiyanlar oluşturuyor. Araplar Afrika’ya adım attıktan sonra Kızıldeniz’den kıtanın batı ucuna kadarki olan kısmına siyahların yaşadığı yer anlamında “Bilâd-ı Sudan” ismini verdiler. Mısır’ın İslam akınlarında 639 tarihinde fethedilmesinin ardından Sudan’a ulaşmak zor olmadı. İslam’ın bölgeye girişi Hıristiyanlığa olan ilgiyi azalttı. Osmanlı’nın 1517’de Mısır’ı fethetmesi Sudan’daki Funj İmparatorluğu’nun güneye doğru zorunlu olarak gerilemesine neden oldu. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın akınları 1821 tarihinde Sudan topraklarının ele geçirilmesiyle neticelendi. Mısır’ın 1881’de İngilizlere devrinin ardından Sudan’da Muhammed Ahmed El Mehdi’nin başlattığı “Ensar hareketi” geniş bir taban buldu ve burada İngilizlere karşı büyük bir direniş örneği gösterildi. Sudan’da İngiliz işgali 1956’da bağımsızlık elde edilene kadar sürdü. Sudan’da ortalama yaşam süresi 57 yıl ve her 9 bin kişiye bir doktor düşüyor. Okuma yazma oranı ise %50’lerde.
Uçağımız Hartum’a indiğinde saat gece yarısını geçmişti. Bizi havaalanında Cemil Bey, Azeri Vakar Bey, Türk öğrencilerden Ahmet ve Mehmet Beyler karşıladılar. Arkadaşlarımızın Hartum’a 15 km ötedeki Soba bölgesindeki öğrenci evlerine doğru hareket ettik. Soba mültecilerin oluşturduğu bir bölge. Dar ve bakımsız sokaklar arasında sallana sallana yurdun olduğu yere geliyoruz. Burası “Beyt’ül Etrak” yani “Türklerin evi” olarak biliniyor ve arkadaşlarımız bölgede çok seviliyor.

Soba ismi Sebe’den geliyor
Soba ismiyle ilgili çok çeşitli rivayetler var. Fakat benim en fazla ilgimi çeken Kuran-ı Kerim’de anlatılan Sebe melikesi Belkıs’ın hikayesinden kaynaklanmış olanı. Anlatılanlara göre Soba ismi Sebe isminden geliyormuş; Sebe devletinin bir parçasıymış bu bölge. O dönemde Yemen taraflarında olan Sebe merkez yönetiminin Sudan’a varan toprakları varmış.
Soba iç içe çoğu kerpiçten yapılmış evlerden oluşuyor. İnsanların gelir seviyeleri ekseriyetle düşük. Soba’nın merkezinde her sabah kendi halinde mütevazı bir pazar kuruluyor. Burada açıkta satılan et ve sakatatlardan, domates, soğan, salatalığa pek çok meyve ve sebzeyi bulabiliyorsunuz. Bizdeki semt pazarlarını andıran fakat daha küçük bir pazar. Sobalılar ihtiyaçlarını bu pazardan gideriyorlar.

“Pazar şeyhleri” aydınlatıyor
Pazarlarda burada “pazar şeyhleri” denen tasavvuf ehli insanlar bulunuyor. Pazar şeyhi ismi biraz garip karşılansa da bu kişilerin yaptıklarını öğrendiğimizde bu ismin ne kadar uygun olduğunu görüyoruz. Pazar şeyhleri, insanlara İslami hususlarda bilgi veren ve hatırlatmalarda bulunan insanlar. Pazara her girişinizde onlarla karşılaşabilirsiniz. Bu kişilerin çevresi ana baba günü. Genellikle menkıbeler yoluyla insanların yanlış davranışları terk etmelerini ve doğru işler yapmalarını salık veriyorlar. Biz de pazar şeyhlerinin yanından geçip kısa da olsa onlara kulak veriyoruz.

Mavi ve Beyaz Nil Sudan’da birleşiyor
Dikkatimizi çeken ve en fazla merak ettiğimiz şeylerden biri de Nil nehri. Mısır medeniyetinin kurulmasında ve kök salmasında şüphesiz Nil’in büyük rolü bulunuyor. Nil nehri iki büyük kola sahip. Mavi Nil Etiyopya’daki Tana gölünden, Beyaz Nil ise Uganda’nın Viktorya gölünden doğuyor. Mavi Nil daha hızlı akıyor, beyaz Nil ise daha geniş bir alanı kapsıyor. Bu iki büyük mucize bu iki ülkeden geçerek Sudan’a giriyor ve bu ülkenin başşehri Hartum’da birleşiyor. Sonrasında Mısır’da süren bu uzun yolculuk Akdeniz’in sıcak sularında son buluyor. Ancak Nil Sudanlı’nın önünden sadece geçip gidiyor. Nil’den gerektiği gibi faydalanamıyor Sudan. Başkentte bile su getirilemeyen bölgeler bulunuyor ve buralarda su ihtiyacı karolar ile aşılmaya çalışılıyor.

Ya karolar da olmasa!
Karo iki demirden varilin uç uca kaynaklanarak birleştirilmesi ve içine konan suyun eşek arabaları ile taşınarak su olmayan bölgelere para karşılığı dağıtılması işi. Böyle bir aracı olan kimse aylık 100 dolardan fazla kazanabiliyormuş. Karoculuk Sudan’da çok yaygın. Her gittiğimiz bölgede ve özellikle su imkanının bulunmadığı mülteci mahallelerinde genç karocular iş başında. Yine karoculara teşekkür etmek gerekiyor. Ya onlar da olmasa…
Sudan halkı Hz. Musa ve Hz. Harun’un İsrailoğullarıyla birlikte gerçekleştirmiş olduğu büyük hicretin merkezinin Kızıldeniz değil Nil nehri olduğuna inanmakta. Kuran-ı Kerim’de ifade edilen iki denizden maksadın ne olduğunun tam bilinmediği ve bunun büyük ihtimalle Mavi ve Beyaz Nil olabileceğini düşünüyorlar.
Hayat veren Nil bazen de ölüm sebebi olabiliyor. Temmuz ayından itibaren iyice artan ve aralıksız devam eden yağışlar Sudan’da hayatı neredeyse durma noktasına getiriyor. Birçok bölgeye kumsal olduğu için araçla girilemiyor, evleri sular basıyor. Bu süreç Ağustos ve Eylül aylarında da devam ediyor. Nil nehri inanılmaz bir biçimde yükseliyor ve bazen kendi bendini de aşarak oldukça geniş alanları işgal ediyor. İşte Nisan, Mayıs aylarının uysal çocuğu Nil bu dönemlerde öfkelendikçe öfkeleniyor ve tanınmaz oluyor.

Hartum’un içinde bir mülteci kampı: İzbe
Hartum nüfusu yaklaşık olarak 8 milyon. Yani ülkedeki her beş kişiden biri Hartum’da yaşıyor. Şehrin gündüz vakitlerinde nüfusunun 12 milyona kadar vardığı belirtiliyor. Hartum’un merkez bölgelerine yakın İzbe bölgesinde dolaşıyoruz. İzbe, bir mülteci bölgesi. Burada yaşayanlar ülkenin güneybatı bölgesinden ve Nüba dağlarından göçen insanlar. Bölgede evler kerpiçten; elektrik, su ve kanalizasyon sistemleri bulunmuyor. Yer yer şimdiden 50 dereceye varan sıcaklıkta bulaşıcı hastalıkların insanları kuşatması işten bile değil. Nitekim sineklerden bulaşan sıtma ile sağlıksız beslenme ve pis sudan kaynaklanan dizanteri sık görülen rahatsızlıklardan. Burada da evlerde su olmadığından karolar çalışıyor. Yemek, banyo, çamaşır yıkama ve içme suyu ihtiyacı bu şekilde çözülüyor. İzbe’de Müslüman olmayan ve hiçbir dine inanmayan insanlar da yaşıyorlar. Derme çatma yapılardan oluşan bölge yine aynı kabilelerin oluşturdukları irili ufaklı gettolardan meydana geliyor.

Mayo halkı kuyuları olduğu için şanslı
İzbe’den sonra yine mültecilerden oluşan Mayo bölgesine geliyoruz. Burada da durum İzbe’den farklı değil. İnsanlar kabileler halinde farklı gettolarda yaşıyorlar. Mayo’nun Fetih mahallesine giriyor ve bir eve konuk oluyoruz. Misafir olduğumuz ev bölge liderlerinden Muhammed Zekeriya’nın evi. Kendisi aslen Forlu ve tüm Hartum’da bir milyon kadar For kabilesinin mensubu olabileceğinden bahsediyor. Muhammed’in kerpiçten evinin gölgeliğinde otururken dışarıdan karolar geçmeye ve parası olanlara su dağıtmaya devam ediyor. Bu bölge su açısından iyi durumda sayılabilir. Zira burada üç adet su kuyusu bulunuyor. Fakat iki tanesinin pompası bozulduğundan şu anda kullanamıyorlarmış. “Neden yaptırmıyorsunuz?” diyoruz. “Yaptırıyoruz ama yine kırıyorlar.” diyor Muhammed. Muhammed bir Türk firmasında şoför olarak çalışıyor ve bu anlamda bir işi olduğu için şanslı sayılır. Biz 50 derece sıcakta oturmuş meşrubatlarımızı yuvarlarken Muhammed’in annesi geliyor ve bize “hoş geldiniz” diyor. Sonra İbrahim’in elindeki kamerayı gördüğünde yüzünü saklayarak gülüşmeler eşliğinde dışarı kaçıyor.

Eviniz yağmur yağdığında yıkılmıyor mu?
Mayo’da yağmur yağdığında iç sokaklara girmenin imkanı olmuyormuş. Sular için bir kanalizasyon tertibatı olmadığından insanlar bu şekilde yaşamak zorunda kalarak evlerine dolan sel suları ile günlerce hatta haftalarca uğraşıyorlarmış. Yağmurların daha kötü sürprizleri de oluyor, kerpiçten olan evler birer çamur yığını haline geliyormuş. Muhammed’e “Eviniz yağmur yağdığında yıkılmıyor mu?” diye soruyoruz. O evinin bakımının yeni yapıldığını ve 2–3 yağmur mevsimini daha geçirebileceğini fakat bakım yaptırmayanların çok fazla şansının olmadığını söylüyor.
Mayo’nun Fetih mahallesinde yapılacak çok iş var. Biz de öncelikle sağlık ocağına dikkat kesiliyoruz. Muhammed 11 bin insanın zor şartlar altında yaşam mücadelesi verdiği bu bölgede tek bir sağlık ocağının olmadığından ve insanların sağlık konusunda yaşadığı zorluklardan bahsediyor. Geçtiğimiz aylarda bu konuda bir girişimde bulunmuşlar ve çocukların top oynadığı boş bir alanın hemen yakınlarında devletten 400 metrekarelik bir alanı bu iş için ayarlayabilmişler. İmece usulüyle insanlar bir araya gelerek bu alanın kerpiçten duvarlarını kurmuşlar ve içerisine bir tuvalet ve bir oda kurmuşlar.

Sudan’ı petrol kurtarıyor
Sudan ekonomik kaynaklar açısından fena sayılmaz. Ülkede petrol dışında demir, bakır, krom, çinko, altın gümüş gibi madenler de çıkarılıyor. Yakın zamanda bulunan yenileriyle iyice artan petrol kaynakları şüphesiz ülke için büyük önem taşımakta. Batı dünyasının uyguladığı ambargodan Sudan, zengin petrol gelirleriyle kurtulmaya çalışıyor. Benzinin litresi Sudan’da yarım dolar seviyelerinde. Bu rakam Sudan şartları içerisinde ucuz sayılmaz. Sudan’ın buğdayı Avustralya’dan, salçası ise Yunanistan’dan geliyor. Bu bilgi diğer birçok ihtiyacın da yine yurt dışından ithal edilmek zorunda kalındığının önemli göstergelerinden.

Plaka enflasyonu
Sokaklarda dolaşıyoruz. Trafik bizdeki gibi sağdan akıyor. Bazı yerlerde trafik ışıkları bulunmadığından yaşanan sıkışıklık bildik manzaralar oluşturuyor. Bu anlarda duyarlı birkaç insan ortaya çıkarak trafiği açmaya çalışıyorlar. Renkli plakalar dikkatimizi çekiyor; yeşil, mavi, sarı, siyah, kırmızı... Tabii ki sorduğumuzda her birinin farklı statüdeki araçlara ait olduğunu öğreniyoruz. Beyaz plakalar normal vatandaşlara ait araçlara ait, fakat istismar (yatırım) yazanlar şirket araçlarına, diplomasi yazanlar elçilik araçlarına ait. Yeşil plakalar minibüs, otobüs ve taksiler için ayrılmış. Kamyonlar siyah plaka kullanıyorlar. Resmi araçlar sarı plaka, polis araçları mavi plaka, orduya ait araçlar ise kırmızı plaka kullanıyorlar.

“Rızake ya ümmi!”
Renkli plakalar ülkede ticari araçlarda da aynı renkliliğin görülmesini engellemiyor. Sudan’da bir yerden bir yere gitmek istediğinizde bol seçeneğe sahipsiniz. Kısa mesafelerde Hindistan ve Pakistan’dan da tanıyacağınız Hint malı olan üç tekerlekli rakşaları kullanabilirsiniz. Ayrıca emcet dedikleri küçük minibüsler de daha kalabalık olan gruplar için kullanılıyor. Bir de taksiler var elbet. Bunların tamamında pazarlık yapılıyor. Sonunda anlaşma olursa araca biniyorsunuz. Afrika’da beyaz olmak her türlü pazarlıkta sizin için bir dezavantajdır. Nitekim şoförler genelde iki katı ya da daha astronomik fiyatlar söylüyorlar. Tabi yanımızda ülkenin kurdu olmuş arkadaşlarımız olduğundan en uygun fiyatlarla yolculuk ediyoruz. Sudan’da araçların arkasında bizdeki gibi sloganlar ya da araç yazıları bulunuyor. Fakat bunlar daha çok “Maşallah, Lailaheillallah Muhammedun Rasulullah” gibi dini içerikli yazılar. Bir rakşada “Rızake ya ümmi” yazısını gördüğümde bunu hemen not ediyorum. Yani “anneciğim senin rızan ile yola çıkıyorum” diyor şoför arkadaş. Hoşuma gidiyor.

 

Türk öğrenciler
Türk öğrenciler Sudan’ın renkli simaları. Onlar 1990’lı yıllar boyunca ülkedeki varlıklarıyla Türkiye’yi çok güzel bir biçimde Sudan halkına tanıtmışlar ve halkın gönlünde taht kurmuşlar. Fakir halka yakın oturduklarından kimi zaman komşularıyla lokmalarını paylaşmışlar ve bu halleriyle gözbebeği haline gelmişler. Biz oradayken de kapımız sık sık bu fakir ama cömert Sudanlıların davetleri ile çalınıp durdu. 1994’te Türk öğrencilerin sayısı 100’ü geçmiş ve fakat karşılarına tıpkı Malezya, Mısır ve Pakistan’daki Türk öğrencilerin yaşadıklarına benzer “denklik” problemi çıkmış. Bu problem, burada evlerinden uzakta büyük fedakarlıklarla öğrenimlerini tamamlamaya ve ülkelerine doktor, avukat, mühendis olarak dönmek için gelen öğrencilerin hayallerini yıkmış. Birçoğu eğitimini yarıda bırakarak geri dönmüşler. Bir kısmı da her şeye rağmen eğitimlerini sürdürmüş ve tamamlamışlar. Bekledikleri müjdeli haber gelmese de onlar ümitlerini yitirmiş değiller.


Eski mi yeni mi?
Sudan’da saat değişikliği sendromu yaşanmış. 2000 yılında ileri ve geri saat uygulaması yapıldığında, ciddi karışıklıklar yaşanmış Sudan’da. İnsanlar bunu bir türlü kabullenememiş, hayat o kadar karışmış ki insanlar birbirlerine saati sorduklarında eski saate göre ya da yeni saate göre diye eklemek zorunda kalmışlar. Sonunda hükümet bu saat uygulamasından vazgeçerek sorunu kökünden çözmüş.


Gece namazları cemaatle kılınıyor
Sudan’da ezanlar okunurken farklı bir adet uygulanageliyor. Normal namaz vakitlerinde okunan ezanlar dışında gece de sabah namazı vaktine kadar üç defa ezan okunuyor. Bu ezanlar gece namazları için. İnsanlar Sudan’da gece namazları için camiye geliyorlar ve gece namazını cemaat halinde eda ediyorlar. Hemen aklıma, bırakın gece namazını sabah namazına bile kalkmakta ne denli tembellik gösterdiğimiz geliyor. Bu anlamda Sudanlı kardeşlerimizi tebrik etmemiz gerekiyor.

 

Fulcüler full çekiyor!
Ülkede ilginç uygulamalar söz konusu. Sudan’da halkın büyük çoğunluğu yemeği dışarıda yiyor. Evlerde nadiren, hafta sonlarında yemek pişiyor. Zaten düşük gelir grubuna mensup bu insanların her gün dışarıda yemek yemeğe nasıl güç yetirdiklerini sorduğumda insanların “ful” denen ve ezilmiş bakladan ya da fasulyeden müteşekkil yemeği yediklerini öğreniyorum. Bu anlamda her mahallede çeşitli gelir gruplarına hitap eden kalitede ful satan lokantalar var. Yani fulcüler full çekiyor burada. Arkadaşlar “Fulü zengin fakir herkes yer, buranın milli yemeği gibidir.” diyorlar.

 

Sudan kadınlarının “gassel” zaferi!
Çamaşır meselesi ise sanırım Sudan kadınlarının bir zaferi. Bu hizmet dışarıda çamaşır yıkayıcı “gassel”ler tarafından görülüyor. Fakat aklınıza tam otomatik makinelerde birkaç saat içinde güzelce yıkanıp sonra püfür püfür esen rüzgarda kurutulan çamaşırlar gelmesin. Gassellerde daha çok erkekler çalışıyor ve çamaşırlar elde yıkanıyor. Ardından ütüleme faslı başlıyor ve bizde de yıllar önce kullanılmakta olan kömür ütüleriyle ütülenen çamaşırlar uygun bir ücret mukabili müşterilere teslim ediliyor. Gömleklerin ütülenme şekilleri hep aynı olduğu için yol boyu ya da uğradığımız yerlerde gömleklerini böyle yerlerde yıkatıp ütületen insanları artık seçebiliyorum.


Forlar Osmanlı’nın yanında olmuşlar
Darfur başkent Hartum’un 1300 km batısındaki bölgenin ismi. Buraya otobüsle yolculuk 5–6 gün sürüyor. Trenle ise bu sürenin on günü aştığı belertiliyor. Darfur’un nüfusu 6 milyon. Bunun %60’ını Arap kabileler, %40’ını ise Forlar, Zagavalar, Tamalar, Masalitler, Darular, Gimirler gibi onlarca Afrikalı kabile oluşturuyor. Darfur adı üzerinde Forların diyarı anlamına geliyor. Forlar hafızlarıyla ve dinlerine bağlılıklarıyla biliniyor. Ayrıca Osmanlı’yla çok ciddi bağları bulunuyormuş Forların. Onlar I. Dünya Savaşı’nda ateşten gömleği giyip Osmanlı’nın yanında olmuşlar.

 

Darfur suni bir sorun mu?
Güney Darfur’un merkezi üç milyonu aşkın nüfusuyla Nyala bir kamplar şehri. Onlarca mülteci kampında 300 binden fazla Darfurlu mülteci yaşıyor. Cahil bırakılan insanlar birbirlerine düşman olmuşlar. Buradaki bazı Arap kabilelerinin de kontrolsüz hareketleri düşmanlığa tuz biber ekmiş. Fakat Darfur çözülmeyecek bir sorun olarak değil, çözülmek istenmeyen bir sorun olarak karşımızda durmakta.
Nyala sokaklarında, caddelerinde dolaşıyoruz. İnanılmaz bir durum söz konusu. Hemen her tarafta Batılı yardım örgütlerinin araçları dolaşıyor. Geçen her beş araçtan birisi yardım kuruluşlarına ait. Merlin, World Vision International, American Refugee Center, USAID, OXFAM, IRC, Norwegian Children Protect, Committee Building Foundation, ZOA Refugee, Rufela Healthy Foundation, Sweden Healthy Organization, Kiliseler Birliği, She Network Healthy Organization, Sınır Tanımayan Doktorlar, WID Organization, MSF-H, Action Faim ve onlarcası.

 

Kumdan nehirler!
Peki, biz neler yapıyoruz Darfur’da. Gözümüze dört farklı kamp kestirdik ve oralarda çalışmalar yapacağız. 25 bin nüfuslu Direc kampı, 15 bin nüfuslu Riyad kampı, 10 bin nüfuslu Birlik kampı ve 16 bin nüfuslu İntifada kampı. Öncelikle Mekke köprüsünden ve kum nehirlerinden geçip Direc kampına yöneliyoruz. Bu köprüyü eski başkanlardan Numeyri yaptırmış. Kum nehirleri burada çok yaygın. Aslında buralar bildiğimiz nehirler, fakat yağmur mevsimi sadece birkaç ay olduğundan ve bundan sonra çok ağır sıcaklar yaşandığından nehirlerdeki sular çekiliyor ve bundan geriye sadece kumlar kalıyor. Biz de bu özelliklerinden dolayı “kum nehri” ismini taktık. Köprünün üzerinden kum nehrine doğru bakarken uzakta insanlar gözümüze çarpıyor. Dikkat ettiğimizde nehir tabanında açılan çukurları görüyoruz. Su tam olarak çekilmediğinden çukurlar kazılarak bu suyu çıkarıyorlar ve karolara doldurarak ya da bidonlarla taşıyarak kullanıyorlar. İnsanların yeterince kapları ve uygun depoları bulunmadığı için yağmur mevsimi öncesinde derin çukurlar kazdıklarını öğreniyoruz. Yağmur mevsiminde bu çukurlar doluyor ve sonrasında bitene kadar insanlar suyu kullanmaya devam ediyorlar.

 

Gölgelere sığınan perişan hayatlar
Direc kampında Doca, Bernu, Bergu, Masalit ve Birgit kabilelerinden insanlar yaşıyor. En çok da Docalar var. Manzara içler acısı, insanlar çuvalları bir araya getirerek birkaç metrekarelik barınaklar meydana getirmişler. Gölgelere sığınan perişan hayatlar. Su kuyuları olduğu için kamp sakinleri şanslı sayılır. Fakat sıcağın ortasında onlarca metrelik kuyruklar gözden kaçmıyor. Bidonlar arka arkaya dizilmiş, insanlar sıranın kendilerine gelmesini bekliyor. Diğer onlarca kampta olduğu gibi burada da elektrik ve kanalizasyon tertibatı yok. Tüm kampta sadece bir sağlık ocağının varlığından bahsediliyor. İnsanlar kendilerine verilen kartlarla ayda bir kez gıda alabiliyorlar.

 

Havace değiliz!
Kampta çocukları görüyoruz. Beyaz olduğumuz için bizi Hıristiyan sanıyorlar ve “okey, okey” diye bağırarak çıplak ayak koşturup duruyorlar. Birçoğu “havace” diye bağırıyorlar bize. Bu, beyaz gayrimüslimlere verdikleri isim. Onlara havace olmadığımızı anlatmak için yüksek sesle “Selamün aleyküm” diyoruz. O zaman Müslüman olduğumuzu anlıyorlar. Direc kampı için bir sürprizimiz var. Burada adak kurbanlarımızdan oluşan 15 adet büyükbaş hayvan kesiyor ve kamp sakinlerine dağıtıyoruz. İnsanların sevinçleri görülmeye değer. Zira en son ne zaman et yediğini hatırlamayan insanlar bulunuyor. Burada 1000 civarı bir aileye ulaşıyoruz.
Direc’te bir mescide giriyoruz. Tıpkı Hz. Adem’in kullandığı yöntemle yapılmış bu mescid. Yerler dışarısı gibi kum. Huzurlu bir mescit. İnsana acizliğini, insan olduğunu hatırlatıyor. Sadeliğin dinlendiren sükuneti sarih bir biçimde karşımızda. Mescit kesilip budanmış ince ağaçların üzerinde yükseliyor. Bu direklerin çevresi hasırlarla çevrelenmiş ve çatısı da yine aynı hasırlardan oluşuyor. Direkler uçlarından ipler yardımı ile hasırlara bağlanmış. Biraz evvel burada yüzlerce çocuk öğretmenlerinin arkasından o günkü derslerini bağıra bağıra tekrar ediyorlar, ezberlemeye çalışıyorlardı. Ellerindeki tahtalarda ise o günkü ezberleyecekleri dersler yazılıydı. Bu ezber tamamlandıktan sonra akşam su ile tahtadaki mürekkep silinecek ve ertesi günkü ders için temiz bir hale getirilecek.

 

Teksas’ta bir gün!
Burada birçok kamp ve mahalleler var. Fakat isimleri dikkat çekici. Mesela Teksas Mahallesi, Kongo mahallesi, Felluce mahallesi. Baraj mahallesi. Her birisinin tabii ki ayrı hikayeleri bulunuyor. Kongo ve Felluce isimlerinin verilmesi buralardaki savaş ve işgal süreçlerine tepki nedeniyleymiş. Bundan etkilenen mahalleliler isimlerini değiştirmişler. Baraj mahallesinin ismiyse Mısır’ın 1956’da İsrail, İngiltere ve Fransa’ya karşı yaptığı savaştan sonra verilmiş. Burada Süveyş kanalının millileştirilmesi sürecinde yapılan savaş İngiliz ve Fransızların bölgeden çekilmeleriyle neticelenmişti. Teksas mahallesinin hikayesini ise tam olarak öğrenemedik fakat bölgede hüküm süren kargaşadan dolayı bu isim verilmiş olabilir.

 

300 insana sağlık taraması
Bölgede sıcaktan ve temizliğe dikkat edilmediğinden bulaşıcı hastalık, sıtma ve dizanteri tehlikesi her zaman mevcut. Bir sağlık taraması yapmaya karar veriyoruz. Hemen 10 bin nüfuslu Birlik kampındaki fizibilitelerimizi tamamlıyor ve gerekli çadırlardan muayene, ilaç dağıtım ve tahlil odalarımızı kuruyoruz. Burada daha çok kimsesi olmayan ve yetim çocukların bulunduğu alanları tercih ediyoruz. Sabahtan başlayan sağlık taramasında 300’e yakın insan muayene ediliyor ve yarıya yakın bir kısmına kan tahlilleri yapılıyor. Burada ölümcül hastalıklara yakalanan çocukların bazıları ilk defa hastalıklarından haberdar oluyorlar. Neyse ki müdahale için henüz zaman var. Çocuklara, annelere ilaçlarını veriyor ve Allah’tan şifa diliyoruz. Çok mutlu oluyorlar dualar ediyorlar.
Bölgede ve kamplarda en çok kalp hastalıklarına rastlanıyormuş. Bunu temiz su sorunundan doğan hastalıklar takip ediyormuş. Tabii ki yine temizliğe dikkat edilmediğinden bulaşıcı olan hastalıklar da yaygın. Bölgede yaygın olan hastalıklardan biri de sıtma. Sıtmayı deria dedikleri beslenme eksikliklerinden ve mikroplu su kullanımından kaynaklanan daha ağır bir hastalık takip ediyor. Ayrıca gözün perdelenmesi ve görme yetisinin kaybıyla sonuçlanan katarakt ve kansızlıktan doğan rahatsızlıklara da fazlaca rastlanmakta.

 

620 yetimi giyindirdik
Direc kampında bir programımız daha olacak. Direcli 500 yetim çocuk için yeni ve güzel elbiseler hazırladık. Bir önceki elbise dağıtımıyla birlikte 620 çocuğu giyindirmiş olacağız. Çocuklar elbiselerini derhal giyiniyorlar. Üstlerinde iyice pörsümüş rengi belli olmayan elbiseleri gördüğümüzde tam yerinde bir karar olduğunu düşünüyoruz. Kızlı erkekli 500 çocuk bir meydanda toplanarak hicretin en son ve kutlu yolcularını beklerken Ensar’ın söylediği gibi “Taleal bedrü aleyna”yı söylüyorlar. Oldukça duygulanıyoruz. Hemen her şeylerini kaybeden, sıcak ve emin yuvaları, yiyecekleri ekmekleri, içecekleri suyu olmayan bu yavrular gözlerimizin önünde sevinçten ne yapacaklarını bilemez haldeler. Gözlerinin içi gülen bu çocukların yanlarından eğitim gördükleri kamp okuluna nakdi yardımlar bırakarak ayrılıyoruz. Çocuklar minik elleri güzel yürekleriyle yolculuyor bizleri.

 

Aileden biriyim
Darfur’daki günlerimizden birine daha başlıyoruz. Beni çılgın bir sinek uyandırıyor. Ne yaptıysam kurtulamıyorum ve kaçan uykumun peşinden kalkıyorum. Avluyu çevreleyen duvarlarda kertenkeleler cirit atıyor. Saat 7’yi henüz geçmesine rağmen hava sıcak mı sıcak ve daha sıcak olacak. Kertenkeleler bir aşağı bir yukarı su ve yiyecek arıyorlar. Beş tanesi birden aşağı inerek bir gölgede toplandılar. Sanki bir şeyleri müzakere ediyorlar. Serçeler onlara aldırmadan içme suyu çömleğinin altından damlayan sudan içmeye çalışıyor. Sonra birden diğerlerinden daha büyük ve üzerinde lacivert, kavuniçi, mavi ve siyah renkler taşıyan iri bir kertenkele daha beliriyor. Hemen bir metre ötesinde bir serçe duruyor ve ben acaba serçeye zarar verir mi diye düşünürken birbirlerini görmemiş gibi yapıyorlar. Belli ki buranın daimi ziyaretçileri olarak birbirlerine rıza göstermişler. Avlunun ortasında bunları gözlemlerken birden kertenkele üzerime zıplar mı diye düşünüyorum. Tam bu sırada aralık olan demir kapının ardından bir kız çocuğu beliriyor ve el sallayarak daha ben elimi kaldıramadan hızlıca gözden kayboluyor. Sonra çocuğun peşinden ben de dışarı çıkıyorum. Etrafta meraklı gözlerin üzerimde olduğunu hissediyorum. Çocuk ve kadın sesleri işitiliyor. Kumlar üzerinden ilerlemeye başlıyorum. Çocukları görüyorum. Ellerinde iyice pörsümüş kitaplarıyla belli ki okula gidiyorlar. Hepsine selam veriyorum. Garip ama burada aileden biri gibiyim. Kesinlikle doğru yerdeyim diye içimden geçiriyorum. Sanki yıllardır aralarında yaşıyormuş gibiyim. Birden bir eşek beliriyor. Küçük bir kız tıka basa otlarla yüklenmiş eşeğin üzerinde zor görünüyor. El sallıyorum. Teyzeler amcalar beliriyor sonra. Onlara da selam veriyorum. Aynı şekilde mukabelede bulunuyorlar. Uzaktan bir amca daha elindeki sopasını havada savurarak selam veriyor. Beni tanıdığını anlıyorum. “Aleyküm selam” diye bağırıyorum ben de.
Büyükçe bir kayanın üzerine oturmuş bir şeyler karalarken 7–8 yaşlarında bir çocuk geliyor yanıma. O da okula gidiyor. İsmi Abdülazim Abdülaziz İsmail. İlki kendisinin ikincisi babasının üçüncüsü de dedesinin ismi. Sudan’da isimler bu şekilde veriliyor. Elimdeki kağıt ve kaleme bakarak ne yaptığımı, kim olduğumu ve burada ne aradığımı merak eder bakışlarını görmemek mümkün değil. Gözden kayboluyor.

 

Dönüş
Dünyanın en “abartılan krizi” Darfur’dan dönüşte havaalanında bizi bir sürpriz bekliyor. Gelirken kameramızın tripotu, bomba olabilir diye alıkonmak istenmişti. Bu kez onaylatmış olduğumuz biletimize rağmen uçağın dolu olduğunu ve daha kötüsü bir sonraki uçağın dört gün sonra olduğunu öğreniyoruz. Bu programımızın alt üst olması demek. Sakin olmaya çalışıyoruz ve bu sonuç veriyor. Yarım saat süren bir sinir harbi ardından özür dileyerek bizi uçağa alıyorlar ve derin bir “oh” çekerek dönüş yolculuğuna başlıyoruz.

Okunma 2902 defa
Bu kategoriden diğerleri: « Bosna Etiyopya »

Banka Bilgilerimiz

WEFA e.V.
Banka Adı Kölner Bank eG
BIC GENODED1CGN
IBAN DE30371600870252525025

 

 

sms