Haberler
Online Bağış
Cuma, 05 Temmuz 2013 15:21

Nijerya

Motosiklet üzerinde üç kişi yaklaşıyor. Motosikleti kullanan, hemen hemen hiç soluklanmadan ve bize herhangi bir söz hakkı tanımadan, “Allah aşkına söyleyin, kurbanlarınızı Nijerya’da kesmek nereden aklınıza geldi? Ne güzel bir iş yaptınız böyle. Bu hayatımda görebileceğim en muhteşem şey.” diyor. “Bir daha bizi unutmayın!” diye ekliyor ve uzaklaşıyor.

Yolculuğumuzun İstanbul-Dubai ayağı tamamlandığında yaklaşık sekiz saat kadar Dubai Havaalanı’nda beklemek zorundaydık. Dubai Havaalanı’nın içerisindeki serbest bölgede bir aşağı bir yukarı dolaşıp dururken, dışarıda nasıl bir hayatın var olduğuna dair ipuçlarını da elde ediyorduk. Burada, dünyanın hemen her bölgesinden insan görmek mümkün. Aktarma için bekleyenler, beklerken uykusuna yenik düşerek çöl görünümlü halıların üzerine uzanıverenler, yürüyen bantlarda elleri cebinde sağa sola bakınarak yürüyenler, gecenin ilerleyen saatleri olmasına rağmen çılgınlar gibi alışverişe devam edenler, sosyetik kafelerde espressosunu yudumlayanlar, bineceği uçağın panodan haberini bekleyenler... Doğrusu havaalanının iyi organize edilmiş olduğunu söyleyebiliriz. Mescitte, bir Afganlının arkasında kıldığımız sabah namazının akabinde, oturduğumuz bankta yarım saatten biraz fazla kestirme şansı buluyoruz.

Nijeryalılarla ilk karşılaşma
Bekleme süremizin sonunda Lagos uçuşu için çıkış kapısına yöneldiğimizde nihayet Nijerya vatandaşlarıyla ilk kontağımızı da kurmuş oluyorduk. Bilet kontrollerimizden sonra geçtiğimiz bekleme salonunda bulunanların önemli bir çoğunluğu, beyazlaşmaya çalışan zenciler görünümündeydi. Ağızlarını yayarak çiğnedikleri sakızları eşliğinde Amerikan aksanıyla konuşmaya çalıştıkları İngilizcelerini ve hangi şart altında olurlarsa olsunlar çıkarmadıkları güneş gözlüklerini ilk planda aklımızı doldurduğumuz güvenlik ikazlarıyla birleştirdiğimizde, tedirgin edici bir tablo için başkaca dekora gerek kalmıyordu doğrusu. En çok, birbirlerini çağırırken kullandıkları “sss” sesini duyuyoruz. Salonun hemen her yerinden bu sesler geliyor. Bu seslenme biçimi, bizdeki “hişşt”in bir karşılığı olmalı...
Yaklaşık 7,5 saat süren bir uçuş sonrası inişe geçme vakti geliyor, kemerlerimizi bağlamalıyız. Çocukluğumda bu kemer bağlama işlemi yapılmadığında, uçakların yere inemediklerini sanırdım. Kemerlerimiz, havayolu firmasının çok uluslu personelince tek tek kontrol edilirken, uçağın küçük camlarından Nijerya’nın nasıl bir yer olduğuna dair ilk malumatımızı yakalamak için fırsat kolluyoruz. Tek katlı evler ilk göze çarpan şey burada. Belli bir plan dahilinde kurulu sokaklar var. Şehrin üzerindeki sis bulutu fazlaca uzağı görebilmemize imkan vermiyor.


Ve sonunda Nijerya’dayız…
Dubai-Lagos ayağında havayolu firmasınca, doldurmamız için dağıtılan bilgilendirici formları doldurduktan sonra pasaport kontrol sıramızı beklemeye koyulduk. Bu formlar, şahsımıza ait tüm bilgiler, kalacağımız yerin adres ve telefonları, ayrıca Nijerya’dan bir telefon numarası, pasaport bilgilerimizin hemen tümü ve Nijerya’ya ne kadar meblağla gireceğimize dair beyanımız gibi bölümlerden oluşuyor. Bu formlar ve pasaportlarımızla birlikte pasaport polisinin önüne diziliyoruz. Abartmadan ifade edelim; görevli polisin, bir pasaportumuza bir bize bakarak geçirdiği süre neredeyse yarım saat. Ardından ilave görevlilerin de dahil olduğu, uzunca sayılabilecek, terletici bir sorgu sual neticesinde, görev/yetki belgemizin eski bir makinadan fotokopisinin alınmasını müteakiben, Nijerya topraklarına salıverildik.
Nijerya’daki ilk sürpriz, valizlerimi almak için beklediğim bagaj bandındaki bir kağıttan ismimi okuduğumda karşıladı beni. Bütün giysilerimin ve temizlik malzemelerimin yer aldığı valizimin Dubai’de kaldığını haber veriyordu kara bandın üzerinde dolaşan beyaz kağıt. Kayıp valizime ilişkin zabtımı tutturduktan sonra diğer eşyalarımızla beraber havaalanının aldatıcılığından, Nijerya’nın gerçekliğine adım attık.
Partner kuruluşun temsilcileri tarafından karşılandık. Onca bekleyen arasından, bizi bekleyenlerin kim olabileceğini kestirebilmek hayli güçtü doğrusu. Ancak onlar için bu iş oldukça kolay oldu. Çünkü uçaktan inen birkaç beyaz adamdan biriydik neticede. Yol yorgunluğundan olsa gerek, selamlaşmamızın hemen akabinde ilk sorduğumuz şey otelimizin yeriydi. Havaalanında bulunan otelin fiyatları kişi başı 100 dolardan başlıyordu. Bu rakamı hayli fazla bulduğumuzdan, başka bir otel araştırabileceğimizi ifade ettik.

Puslu bir Lagos sabahı…
Sürekli korna çalan bir taksiyle şehrin caddelerine daldık. Dört-altı metrekarelik dükkanlarda yerel yiyecekler satanlar, her sokakta bir dükkan görüntüsündeki kiliseler, Avrupa’nın hurdalıklarından getirtilmiş, toplu taşıma aracı olarak kullanılan, yarım asırlık, sarı, kapısız Volkswagenler, sarı araçların kapılarından sarkarak bir yandan da para sayma maharetini gösterebilen muavinler, kendisini göstermeyen güneş, tozun toprağın arasından yükselen kaosun müziği, trafiğin durduğu esnalarda camımıza yaklaşarak “oibo” (beyaz adam) diye seslenen delikanlıların arasından sıyrılarak varıyoruz Abdulaziz Islamic Foundation’a. Burası Lagos eyaletinin İdimu şehrinde kurulu bir merkez. İmam Hasan İbrahim, iri yapılı vücuduyla sarılıyor bize. Kendimizi ilk kez güvende hissediyoruz. Bir anda etrafımız meraklı gözlerle doluyor. Bir küçük çocuğun saçlarında elim gezinirken diğer çocukların tedirginliklerinin azaldığını hissediyorum. Bunun verdiği mutluluğu anlatabilmenin tarifsizliğine bırakıyorum kendimi.
Puslu bir Lagos sabahı. Afrika’nın meşhur güneşini geldiğimizden bu yana göremedik. Güneş sanki isli bir camın arkasında. Bu aylar, çöl kumlarının oluşturduğu kum bulutlarının gölgesinde geçermiş. Hava nemli, boğucu ve daraltıcı.

Otelde bir gece…
İlk gecemizi geçirdiğimiz otel, bizim sahillerimizdeki tek katlı derme çatma evlerden kurulu kamp yerlerimizi andırıyor. İlk görünüşteki farkı, toplama kamplarını andırır demir kapıları. Odanın ampulleri, sürekli gidip gelen elektrikle buluşabildiği anlarda ancak bir mumun ışığı kadar aydınlık sunabiliyor. Çantama tişörtümü sararak yaptığım yastıkta, mümkün olduğunca yatağın en ucunda kalarak uyumaya çalıştığım bu gecenin sabahı, bütün basıklığına rağmen geceden daha hayırlı geliyor gözlerime.
Akşamdan yaptığımız kurban organizasyonu planının detaylarını bir kez daha gözden geçiriyorum. Nijerya’daki partner kuruluşumuz NACOMYO (National Counsil of Muslim Youth Organization/Ulusal Müslüman Gençlik Organizasyonları Birliği) ile müşterek organizasyonumuz sayesinde, sekiz ayrı bölgede kurbanlar kesilecek. Her detayı düşünüyoruz. Emanetimiz ağır. Amacımız hakkı verilerek kesilmiş kurbanlara şahitlik etmek.
Hayvan pazarına gidiyoruz. Kalabalık bir kitle olanca doğallığıyla bizimle birlikte hareket ediyor. Biz yürüyoruz, onlar da yürüyor, duruyoruz, duruyorlar... Yerel giysileri içerisinde bir kadın avucuna sıkıştırdığı parayla kurbanlık hayvan bakınıyor. İbadetini en güzeliyle yapabilmenin telaşı gözlerinden okunuyor. Çocuklar ve gençlerle sohbet ediyoruz.

Beyaz avuçlardaki küçük simsiyah ellerin huzuru
Günlerden Cuma... Nijerya’da Cuma namazları, hutbenin okunup, cemaatin namazını eda etmesini müteakip ayrıldığı manzaralardan hayli uzak. Cemaat hutbe esnasında soru sorabiliyorlar. Katılımcı ve aktif bir ibadete tanıklık ediyoruz. Kadınlar da camideler. İmamın İngilizce olarak söylediği her şey, tok sesli biri tarafından yerel dile tercüme ediliyor. Çocuklar caminin en mutlu unsurları. Bütün olan biteni kucağımda küçük bir kız çocuğuyla izliyorum. Küçük simsiyah ellerini avucumdan hiç ayırmadan noktalıyorum Cuma namazımı.
Nijerya’daki yerel yiyecek ve içeceklerden sağlığımız adına uzak durmamız öğütlenmişti bize. Gerçekten de hem görüntü hem de koku olarak, tadı ne olursa olsun uzak kalmanın hayrımıza olacağını düşündüğümüz yiyeceklerle dolu her yanımız. Dükkan önlerinde bizi çeken tek şey muz başta olmak üzere tropikal meyveler. Kurutularak ipe dizilmiş kedi balıkları ve paslı ızgaralarda sokakların olanca tozu arasında pişirilerek bir gazete kağıdının üzerinde servis edilen etlerin yanından hızla geçerek otelimize giriyoruz.

“Afrika’da her otuz saniyede bir çocuk malariadan (sıtma) ölüyor!”
Rengarenk yerel giysilerini bayramın aziz hatırasına kuşanmış Lagoslu Müslümanlar yollardalar. Herkes tatlı bir telaşla koşuşturmacada. Anne babasının eteğine tutunarak bayram namazı için saf tutmaya giden çocuklarla kurbanlık koyununu şehrin kaosundan muhafaza ederek şefkatle götürmeye çalışan yaşlı bir adam, günün ilk fotoğrafı için aynı kareye sığıyorlar hafızamızda.
Oldukça lüks araçlar içerisinde, bayramlıklarıyla hanımefendiler ve beyefendiler askeri bölge içerisindeki Merkez Camii’ne doğru, bayram namazı kılmak için, askerlerin ta’zimi eşliğinde aheste aheste ilerliyorlar. Sefaletin tüm boyutlarına tanıklıktan sonra bu manzara ağır geliyor. Dönüş yolunda, bir reklam tabelasının koyu cümleleri düşüyor üzerimize: “Afrika’da her otuz saniyede bir çocuk malariadan (sıtma) ölüyor!”
Kalabalık ailelerin yaşadığı gecekondularda nüfus hayli yoğun. Ailelerin, beş dolarlık malaria (sıtma) ilacını satın alamadıkları için ölüme uğurladıkları çocuklarına nazaran şanslı sayılan çocukların gülümsemeleri ve çığlıkları arasında daracık Lagos sokaklarında ilerliyoruz.
Abule-Odu, Amukoko, Ajegunle, Lagos Island, Lagos Mainland, Orile, İdimu ve Bab es-Selam Yetimhanesi kurban kestiğimiz yerler. Koskoca Lagos’ta tüm bu bölgeleri tek tek geziyoruz. Her şey yolunda gidiyor. Bu bölgelerin tamamı, ihtiyaç sahibi halkın yaşadığı bölgeler. Lagos şehir hayatının tüm sefaletini bünyesinde barındıran bu bölgelerde kesilen kurbanlarla yemek pişirilmesini sağlayarak, yemeklerin Yaşlılar Evi, Lagos Hapishanesi, Bab-üs-Selam Yetimhanesi ve Özürlüler Merkezi (Görme Engelliler, Sağır ve Dilsizler, Çolaklar ve Fiziksel Engelliler)’nde dağıtılmasını sağlıyoruz.
Lagos eyalet nüfusu, resmi rakamlara göre 15 milyon. Ancak bu rakamın gayri resmî olarak 20 milyon civarında olduğu aldığımız bilgiler arasında. Nijerya’nın toplam nüfusunun 150 milyona yaklaştığı düşünüldüğünde, ülke nüfusunun oldukça önemli bir kısmının bu şehirde yaşadığını görürüz.
Nüfusun çok önemli bir kısmı, gecekondu diye adlandırdığımız derme çatma evlerde yaşıyor. Bu evlerin bulunduğu muhitlerin de derme çatma kurgulandığını ifadelendirebiliriz. Varoşlarda her evde birkaç aile yaşamak zorunda. Ve bu aileler ortalama dokuz kişiden müteşekkil.
Lagos, Nijerya’nın eski başkenti. Ülkenin kuzey ve iç bölgelerinden yoğun göç alması sebebiyle sıkışmış, arabesk bir kültürel yapıdan söz etmek mümkün. Gelenekler ile modern yaşamın gel-gitleri arasında kalmışlığın getirdiği bir sosyal sıkıntı söz konusu şehirde. Bir yanda aşırı zengin bir nüfusun yaşadığı Lagos’da, hemen birkaç sokak içerilerde ve kenar mahallelerde bu zengin nüfusun her daim özentisi ile büyüyen ciddi bir nüfusla karşılaşıyoruz.

“Allah aşkına söyleyin, kurbanlarınızı Nijerya’da kesmek nereden aklınıza geldi?”
Motosiklet üzerinde üç kişi yaklaşıyor. Motosikleti kullanan, hemen hemen hiç soluklanmadan ve bize herhangi bir söz hakkı tanımadan, “Allah aşkına söyleyin, kurbanlarınızı Nijerya’da kesmek nereden aklınıza geldi? Ne güzel bir iş yaptınız böyle. Bu hayatımda görebileceğim en muhteşem şey.” diyor. “Bir daha bizi unutmayın!” diye ekliyor ve uzaklaşıyor. Sadece birbirimizin yüzüne bakakalıyoruz.

Bab-üs-Selam’a gönüller dolusu selam!
Bab-üs-Selam’dayız... Mısırlı Muhammed Şaban 15 yıl önce gelmiş buralara. Hastanelerde, sokaklarda terk edilen, annesiz/babasız kalmış çocukları toplamış, bir yetimhane kurmuş. Adını Bab-üs-Selam koymuş. Bab-üs-Selam; Selam Kapısı... Burada İngilizce ve Arapça eğitim veriliyor. Buradaki yetimler Güney Nijerya’nın en iyi karatecileri ve en iyi Kur’an-ı Kerim okuyanları. Kızlardan biri Rahman suresini okuduğunda gözümüzden süzülen yaşa dur demenin imkanını bulamıyoruz. Şekerlemeleri, birkaç oyuncak ve meyve sularını ikram ediyoruz çocuklara bir kez daha. Çocuklarla bolca vakit geçiriyoruz. Buradaki çocukların, dışarıdaki çocuklara nazaran daha iyi şartlarda yetişiyor olmaları su serpiyor yüreğimize. Nijerya’da bu tarzdaki çocuklara bakış pek hoş değil, evlenirken sıkıntı yaşıyorlar mesela. Neseplerinin biliniyor olmasını tercih ediyorlar. Çocuklar büyüyorlar gittikçe. Büyüyüp yuva kurmak istediklerinde başlarına gelecek sıkıntılar belli ki epey çatallanacak. Özellikle, üniversite eğitimleri için yardım isteniyor bizden. Çocuklar tam Nijerya’nın ihtiyacı olan meslekleri seçme niyetindeler genelde; Eczacılık ve Tıp.

Kabile kavgalarıyla birbirine düşürülen zavallı insanlar
Kabile kültürünün etkisi altındaki dinlerini yaşamakta olan Nijeryalılar arasında zaman zaman çok sayıda insanın ölümüne neden olan çatışmaların yaşandığı bilinen bir gerçektir. 1999, 2001 ve 2004 yıllarında meydana gelen ve yüzlerce kişinin ölümüyle neticelenen olaylar incelendiğinde kabile tartışmalarının temel etken olduğu görülecektir.
Halkın %51’inin Müslüman olduğu Nijerya’da etnik ve dini yapının bu denli kışkırtılarak ortaya çıkacak olan tablodan nasiplenmek isteyenler olduğu kesin. Ve bunun da ötesinde, bu çatışmalar uluslararası kamuoyunun önüne din çatışması olarak sunulmakta.
“Eğer asıl sebep din temelli olmuş olsaydı, Yorubaların Hıristiyan olanları ile Müslüman olanlarının birbiriyle çatışması beklenmez miydi?” sorusu geliyor aklımıza doğal olarak. Neredeyse tüm çatışmalar İbolarla/Yorubalarla-Hausalar arasında cereyan etmiş. Bizim edindiğimiz intiba, bu çatışmalarda din faktörünün belirleyici olmaktan öte, sadece görüntüden ibaret olduğuydu.

“Kara olan kötüdür” mü acaba?
Çocukların tenimize meraklı dokunuşları haricinde beyaz olduğumuzu tamamen unuttuğumuz bu ülkeden sonra, göreceğimiz tüm düşlerin siyahtan ve beyazdan ibaret olmasını diliyoruz. Sahi biz, kara çalmak, karalar bağlamak, kara kara düşünmek, kara kedi gibi girmek, kara gün, kara para, kara mizah, kara yazı, bahtı kara, yüz karası gibi tabirlerini ortaya çıkaran “Kara olan kötüdür” felsefesini neden terk etmeyelim ki?

Döndüğümüzden bu yana hemen her gün +234 ülke kodlu numaralardan halimiz hatırımız soruluyor. Üstelik, çocukların bizi uğurlarken hep bir ağızdan söyledikleri “Bayram yine gelsin!” cümlesi hala kulaklarımızda.

Cuma, 05 Temmuz 2013 15:20

Senegal

Senegal’de şehirlerde ve köylerde kurban etlerinin dağıtımı esnasında bu yardımı alan her insanın dilinde tek bir cümle dolaşıyordu: Biz Türkiyeli Müslümanlara dua ediyoruz, onlar âmin desinler yeter!

Afrika'yı hep televizyondan gördük, izledik. Açlıktan bitkin düşmüş, zayıf, kemikleri derisinden fırlayacak gibi duran siyah tenli çocuklar, kadınlar ve erkekler… Bildiğimiz Afrika hep yardım edilmesi gereken, biraz acıyarak, biraz da “Şükürler olsun ki biz öyle değiliz.” diye düşündüğümüz Afrika…
Bir görevli olarak Afrika’ya gidinceye kadar da Afrika algılayışım hep öyle kaldı. Afrika, başka hiçbir şeye değil, sadece ekmeğe ve suya muhtaç Afrika…

Türkiye-Senegal maçı unutulmamış
Batı Afrika’da, Atlas Okyanusu’nun kıyısında, adını 2002 Dünya Kupası’nda Türkiye ile oynadığı çeyrek final maçında duyduğumuz Senegal’e gitmek üzere görevlendirilmiştim. Partnerim Momar Diof’la -kendisi Senegalli, Senegal’in tüm yerli dillerini bilen, Fransızca’ya hâkim, Türkiye’de okuyan bir üniversite öğrencisidir- beraber önce THY ile Tunus’a, ardından da Tunus Hava Yolları ile Moritanya’ya oradan da Senegal’e uçtuk. Kafamda Senegal’in başkenti Dakar’daki hava limanına indiğimizde çok sıcak ve boğucu bir havayla karşılaşma düşüncesi, içimde Avrupa’nın “Yerliler” (insan değil, yerli) olarak nitelendirdiği, bizimse kaderleri için, makûs talihleri için üzüldüğümüz insanların arasına girmenin yaşattığı heyecan vardı.
Ama beklediğim şeyle karşılaşmadım. Gece 12:00 civarında vardığımız havaalanında 20–25 derecelik bir sıcaklık ve (bir beyaz olarak bile) “Selamun Aleykum” dediğinizde muhabbet etmeye dünden hazır, canlı ve tıpkı bizler gibi hayatı hüznüyle ve sevinciyle yaşayan insanlarla karşılaştım.

Doktor Malik’le beraberiz
Momar'ın veteriner olan amcası Doktor Malik, Kaolack şehrinden başkent Dakar’a geldi. Doktor Malik, Kaolack şehrinde bir veterinerlik şirketine sahip. Kendisi, iyi bir eğitim almış ve organizasyon becerileri son derece gelişmiş biriydi. Doktor Malik’le ilk görüşmemizde bir plan hazırladık. Planımız, Moritanyalıların Kaolack’ta kurbanlık hayvan sattıkları pazara gitmek, o pazardan hayvanları alıp Kaolack şehrinde tespit ettiğimiz fakir ailelere ve diğer kısmını da şehirden 30–40 km uzaktaki yoksul köylere dağıtmaktı.

İnsanlar çok yoksul ve eğitimsiz
Kaolack şehrinde kaldığımız süre zarfında Senegal’in geceleri sakladığı yüzünü görme fırsatım oldu. Sokaklar çöpten geçilmiyordu. İnsanlar alabildiğine yoksul ve eğitimsizdi. Fotoğraf çekilmesi hususunda oldukça duyarlıydılar. Momar bana, Fransızların daha önceden gelip çekimler yaptığını, bundan ötürü de Senegal halkının elinde fotoğraf makinesi ya da kamera bulunan her insanı Fransız zannedip onlara kızgın davrandığını anlattı.

Şeyh Amadu Bamba ve Tuba şehri
Senegal, 1960’ta Şeyh Amadu Bamba’nın dini liderliğinde Fransızlara karşı yıllar boyu sürdürdüğü mücadelelerin bir sonucu olarak bağımsızlığını kazanmış bir ülke. Şeyh Amadu Bamba’nın resimleri bugün de arabalarda, dükkânlarda, sokak duvarlarında ve evlerde asılı. Hatta insanlar Şeyh Amadu Bamba’nın resimlerini kolye olarak boynuna takıyor. Senegal’de Şeyh Amadu Bamba aleyhinde herhangi bir söz söylemek, açıkçası, bir linç girişimine davetiye çıkarmak anlamına geliyor. Şeyh Amadu Bamba’nın çocuklarının ve torunlarının merkezinde oturdukları ve ismini cennetteki Tuba Ağacı’ndan alan Tuba şehri, Senegalliler için bir anlamda Mekke ve Medine’den sonra en kutsal şehir. Senegalliler Tuba şehrinde ölen her insanın cennete gireceğine inanıyorlar. Senegal Hükümeti de Tuba şehrine bir özerklik tanımış.
Senegalliler bugün daha çok orta yaş ve üstündekiler yerli dilleri kullanıyor, gençler ise Fransızca konuşuyor. Özellikle halkın eğitimli kesimi Fransızca’yı daha yaygın olarak kullanıyor. Hâlihazırda Senegal’in resmi dili Fransızca. Fransa her ne kadar fiili olarak Senegal’de bulunmasa da, Senegal hükümeti Fransa’ya aykırı hareket etme lüksüne sahip değil, üzerlerinde hala çok güçlü bir Fransız gölgesi var. Hatta Senegal televizyonlarının tamamı Fransızca yayın yapıyor ve çoğu da Fransa’dan yayın yapan kanallar. Fransa’nın tüm Afrika’ya yayın yapan TV5AFRİQUE kanalı Senegalliler tarafından özellikle de resmi kurumlarda ve otellerde çok yaygın olarak izleniyor.
Senegal’de resmi dil Fransızca olduğundan dolayı eğitim de Fransızca yapılıyor. Ülkede yalnızca bir tane üniversite var ve bu üniversitenin öğrenci sayısı 50 bin civarında. Okur-yazar oranı son yıllarda oldukça yükselmesine rağmen oran hala yüzde 50'lerin altında.
Senegal halkı, Türkiye'yi 2002’deki Dünya Kupası dolayısı ile duymuş. Bu konuda espriler yaparak gördükleri Türklere, "2002 deki çeyrek final maçında bizi yenmeseydiniz dünya kupasını biz alırdık." diyorlar. Senegallilerin büyük bir kısmı Türkiye’yi bir Afrika ya da Arap ülkesi olarak biliyor. Okumuş kesim ise Türkiye’yi yanlış tanıyor çünkü Türkiye’yi Türkiye olmaktan çok, Osmanlı olarak tasavvur ediyor.
Senegal’de şehirliler çoğunlukla en fazla 2–3 odalık evlerde yaşıyorlar. Oturma odasına genişçe bir yatak seriliyor; insanlar yan yana uzanarak neredeyse tüm aile fertleri aynı yatakta uyuyor. Yemekler de geniş bir tepsiye konuyor ve tüm aile fertleri aynı tepsiden yiyor. Senegal’deki en yaygın yemek, yağlı pirinç üzerine balık konularak hazırlanıyor. Hemen hemen her öğün aynı yemek yeniyor.

Afrika’nın renkli kültürü elbiselere yansıyor
Senegal’de kadınlar oldukça renkli giyiniyor. Elbiselerde kullanılan gökkuşağının tüm renkleri Afrika’nın bir o kadar renkli kültürünü temsil ediyor. Kadın elbiselerinin veya ev süsleri için kullanılan renklerin vazgeçilmez tonları, aynı zamanda Senegal’in de milli renkleri olan sarı, yeşil ve kırmızı. Kadınlar geleneksel olarak başlarına bir bez bağlıyor ise de bu örtünme türban şeklinde değil ve saçın çoğu dışarıda kalıyor. Başörtüsü olgusu da çok yaygın değil. Hayret celbeden nokta da son derece dindar olan bu halkın kadınlarının tesettüre riayet ediyor olmamaları. Bununla birlikte namus kavramı oldukça kutsal kabul ediliyor. Erkekler ise normal günlerde Türkiye’dekine yakın bir tarzda giyiniyorlar. Ancak özel günlerde, dini bayramlarda veya özel konukların ağırlanacağı zamanlarda Araplar gibi fistan giyiyorlar. Orta yaş ve üstü, geleneksel olan bu giyimi tercih ederken, gençler sadece özel günlerde böyle giyiniyor.

Bitkilerden kurulu evler
Köyler, Türkiye’dekilerden oldukça farklı. Evler çoğunlukla çeşitli bitkilerin örülmesiyle elde edilen hasırlarla oluşturulmuş. 4–5 ev bir araya gelip köyü oluşturuyor. Evlerin çevresi de gene çeşitli bitkilerin örülmesiyle elde edilen bir çitle çevrilmiş durumda. En kalabalık köyler bile 20–25 haneyi geçmiyor. Köylerdeki evlerin çoğu bir ya da iki odalı. Zengin sayılan insanlar ise betonun kullanıldığı yarı geleneksel yarı modern evler inşa ediyorlar.

Senegal’de su sıkıntısı yok
Senegal’in her tarafı geniş ormanlarla kaplı. Bunlar, bizim Karadeniz’dekiler gibi gür olmasa da Senegal’in tamamına yeşil bir görünüm kazandırıyor. Senegal’in toprağı fıstık yetiştirmek için oldukça elverişli bu nedenle fıstık halkın önemli bir geçim kaynağı.
Senegal ne çok sıcak ne de soğuk bir ülke. Ancak Haziran, Temmuz ve Ağustos aylarında yağan yağmurlar sellere neden olabiliyor. Senegallilerin anlattıklarına göre bu üç ay zarfında halk evlere kapanıyor. Geriye kalan dokuz ay boyunca ise yağmur yağmıyor. Zengin su kaynağına sahip Senegal’de çok sayıda ırmak bulunuyor.

Kurbanlar Moritanya’dan
Senegal’de halk dini bayramlara karşı oldukça duyarlı. Şehirlerde halk bayramın ilk gününü evde geçiriyor. Sonraki günlerde de akraba ziyaretleri gerçekleştiriliyor. Köylerde ise bayram namazı köyün dışındaki büyük bir ağacın gölgesinde kılınıyor. Kurban kesimine köy imamının hayvanından başlanıyor. Özellikle kurban bayramında kurban kesmemek büyük bir ayıp sayılıyor. Halkın büyük bir kesimi yoksul olmasına rağmen harçla borçla bir şekilde kurban alıyor. Ancak Senegal’deki kurban pazarı Moritanyalı hayvan tüccarlarının elinde. Moritanyalı hayvan tüccarları kurban bayramından bir ay önce hayvan sürülerini alıp Senegal’e doğru yola çıkıyorlar. Bayramdan yaklaşık bir hafta önce Senegal’in neredeyse her şehrinde hayvan pazarları kuruyorlar. Moritanya’nın geçim kaynağının hayvancılık üzerine kurulu olmasından dolayı, Moritanyalı tüccarların hayvanları Senegalli tüccarlarınkinden daha ucuz oluyor.

Bir milyon şair!
Teknolojiye hem Senegalliler hem de Moritanyalılar oldukça yabancı. Hayvan pazarında kurbanlık hayvan alımı esnasında resimlerini çektiğim Moritanyalı tüccarlar önce tepki gösterdiler. Daha sonra partnerim Momar’ın Müslüman olduğumu ve yardım için geldiğimi söylemesi üzerine bu gergin hava yerini dostane bir muhabbete bıraktı. Resimlerini çektiğim tüccarlara ekrandaki resimlerini gösterdiğimde bu akıl almaz olay karşısında adeta küçük dillerini yuttular. Ekrandaki resimlerine baktıkça “Şeytanın şerrinden Allah’a sığındılar.” Resimlerinin çekilmesine alışan tüccarlar, sonraları topluca pozlar vermeye başladılar. Kimi gürbüz bir hayvanın yanı başında durarak, kimi elindeki değneğini yukarı doğru tutarak poz verdi.
Moritanyalılar için “Şair halk” tabiri kullanılıyor. Moritanya’da bir milyon şairin olduğu, hatta devlet raporlarının veya sıradan dilekçelerin bile şiirsel bir dille yazıldığı söyleniyor. Pazaryerinde Moritanyalıların çoğuyla yaptığım konuşmalarda, okudukları ayet ve hadisleri son derece huşu içinde okuduklarına ve dini nasihatler hususunda oldukça zengin bir literatüre sahip olduklarına ben de tanık oldum.

Cuma, 05 Temmuz 2013 15:19

Sierra Leone

Sierra Leone neresi? Yarısından çoğunu Müslümanların oluşturduğu bu ülkede, insanlar neden varlık içinde yokluk yaşıyorlar?

Sierra Leone; Batı Afrika’da çoğumuzun harita’da bile gösteremeyeceği bir ülke. Uzun yıllar İngiliz sömürü altında ezilmiş. Ülke zenginliği bölge halkından çok uzaklara taşınmış tarih boyunca. Önemli miktarda altın ve elmas madeni yatakları mevcut. Ancak Sierra Leone bu kadar zenginliğe rağmen, fakirlik içinde yüzüyor.
BM kayıtlarına göre dünyanın en fakir ülkelerinden biri ve ortalama yaşam süresi 40 yıl. 2002 yılında ülkede yaşan iç savaş binlerce insanın sakat kalmasına yol açtı. Ülke nüfusunun yaklaşık yarısı Müslüman ve oldukça zor şartlar altında dinleri yaşamaya çalışıyorlar. Öyle ki gündüz tarlada çalışan çocuklar, gece bir ateşin etrafında Kur’an-ı Kerim öğrenmeye çalışıyorlar. Zira elektrik günde bir saatliğine veriliyor ve her yerde elektrik tesisatı da bulunmuyor.

Oraya gitmeden önce çok araştırma yaptım doğal olarak. Fakir olduğunu biliyordum ama bu kadar fakirlikle ve yoksullukla karşılaşacağımı tahmin etmiyordum.
Yani şok oldum aslında, fakir bir ülkeye gittiğinizi biliyorsunuz ama İstanbul’un bir semtine göre Çorum’da fakir deriz aslında fakat beni ilk orada esas şoke eden bu fakirlikti ve biz başkente gitmiştik. Şu size bir fikir verebilir; başkentte günün belirli saatleri dışında elektrik verilmiyor. Zaten orada birçok mahallede elektrik tesisatı da yok. Şöyle söyleyeyim mesela cep telefonu şarj eden yerlerle karşılaştım, adam cep telefonu kullanıyor ve elektrik olmadığı için bu dükkânlara geliyor. Bu dükkânlarda jeneratörlerle elektrik sağlıyor.

Şarj etmek için para ödüyorsun. Başkentte ana cadde hariç asfaltlı yol yok. Su ve kanalizasyon tesisatları da yok. Kanalizasyonların çoğu sokakların kenarında yada ortasından akıyor. Başkent’ te (Freetown) insanların çoğu teneke saçlardan oluşturdukları evlerin içinde yaşıyorlar. Şehirlerarası yolculuk ediyorsunuz etraf toz toprak, bırakın yüzünüzü, göz kenarlarınız hep kum doluyor.


Mesela gece bir köye ziyarete gidiyorduk, yolda koca bir ateşin yakıldığını gördüm. Arkadaşlara durmasını söyledim. Şu manzarayla karşılaştım: orada o ateşin etrafında çocuklara gençlere elektrik olmadığı için Kur’an-ı Kerim öğretmeye çalışıyorlardı. Neden gündüz eğitim vermediklerini sorduğumda çocukların gündüzleri tarlada çalıştıklarını öğrendim. Yalın ayak hepsi, öğrendiklerini de ellerindeki tahtalara yazıyorlar. Ezberledikten sonra yazıyı silmek için özel su kullanıyorlar. İşte o suyu gelişi güzel bir şekilde dökmüyorlar aksine bir ağacın altına döküyorlardı.

Bir okul gösterdiler bize. İmkânsızlıklar içinde varlığını sürdürüyor. İki tane genişçe oda düşünün ve odalar birbirinden yarım duvar şeklinde ayrılmış, bir tarafında erkekler diğer tarafında kızlar eğitim görüyor. Okulun adı da İslam Akidesi Medresesi. Bu çocuklara hafızlık, kıraat, fıkıh, matematik öğretiyorlar.
Şunu belirtelim orada oldukça fazla yetim var. Kadınlar orada vakit namazlarında camiye çok geliyorlar. Dışarıda örtünme konusunda düzgün olmasa da, namaz esnasında gerektiği gibi davranıyorlar. Mesela biz Türkiye’de Eyüp Sultan haricinde, Türkiye’de herhangi bir mahalle camisine vakit namazlarına gelen kadın görüyor muyuz? Orada bir köyde sabah namazlarına bile gelen kadınları büyük bir yekûn oluşturduklarını gördük. Camiler bile fakir olduğu için kadınlar için ayrı bir bölüm olmaya biliyor, o zaman saflar arasına bir boşluk bırakılıp, erkekler önde kadınlar arkada namazlarını kılıyorlar. Camide namaz kılmaya çok özen gösteriyorlar.

Ziyaret ettiğim köylerin birinde sabah namazı sırasında ilginç bir olayı gözlemleme fırsatı buldum, köyün imamı ezan okumadan önce, her evin önüne teker teker gelerek “salat, salat” diye çağrıda bulunuyor, ardından ezanı okumaya camiye gidiyordu. Sonra kadınlı erkekli herkes camiye namaz için akın ediyordu. Köy toplam 10 haneden oluşmasına rağmen evden çıkanların sayısı 100’ün üzerindeydi. Oldukça güzel ve sevindirici bir olaydı benim için.


Sierra Leone’de nüfus nasıl bir dağılım göstermekte?
Siera Leone de birçok farklı kabile bulunuyor. Çoğunluğu %34,5 ile Menderiler oluşturuyor, bunların %30 u Müslüman, ikinci sırada %31’lik oranlarıyla Temneler geliyor; onlarında % 40’a yakını Müslüman. Sonra %70’ i Müslüman olan Limbalar var. Ama onlarında nüfus içindeki oranları %8 kadar. Daha sonra Fulaniler, Kurankolar geliyor. Bizim tespitimize göre Müslümanlar %50’nin biraz üzerinde ve maliki mezhebine bağlılar.
Afrika bize fakir bir kıta olarak gösteriliyor ama aslında Afrika fakir bırakılmış bir yer, yoksa kaynak açısından çok zengin. Ve Sierra Leone BM kaynaklarına göre dünyanın yaşam standartları en düşük en fakir ülkesi. Sonra Nijer, Çad ve Burkina Faso geliyor.

Sierra Leone dünyanın en kıymetli elmas madenlerine sahip. Halbuki biz genelde Güney Afrika olduğunu bilirdik altın madenlerini de öyle biliriz. Hayır, en çok elmas Sierra Leone’de var, altın ve titanyum da orada. Hepsi yüksek teknolojide kullanılan ya da çok para eden madenler.

BM kaynaklarına göre Sierra Leone de ortalama yaşam süresi 40 yıl. Hatta BM Sierra Leone’ye düzenledikleri yardım kampanyalarında klip gibi bir şey yapmışlar “Sierra Leone sürekli genç” sloganını kullanıyorlar oradaki fakirliği belirtmek için. Her 3 çocuktan biri 5 yaşına gelmeden ölüyor. Nüfus’un % 3’ü AIDS ve bu Afrika ortalamasının altında sayılır.

Nüfusu altı milyon olan bir ülkede 100 ile 200 bin arasında insan ölüyor ve on binlerce de sakat var. Nasıl sakatlık bunlar; mesela bazı dergilerde Afrikalı çocuk askerlerin fotoğraflarını görürüz. Bu fotoğrafların çoğunluğu Sierra Leone ve Liberya’da çekilmiş.
Sierra Leone 1961’te bağımsızlığını kazandı. Şeklen bağımsızmış gibi bir görüntü içindeler; gerçi şu an bir şeyler yapmanın çabası içindeler bunu da unutmayalım.
Pirinci kendileri ayırıp yemelerine rağmen, benzin ya da su olmamasına rağmen bu ülke ekonomik olarak kendini toparlama potansiyeline sahip, alt yapı yok, halk temel ihtiyaçlarını zor karşılıyor.


İlginçtir İslam bu ülkeye geç gelmiş; işin gerçeği Osmanlı kanalıyla değil Kuzey Afrika’da ki tarikatlar yoluyla ülkeye yayılmış. Murabıtlar, bildiğim kadarıyla Afrika’da etkili bir tarikat, Kadiriler ve Ticaniler vasıtasıyla yayılmış; İslamın 150–200 yıllık bir geçmişi var. Halkın, kanat önderlerinden öğrendiğimiz kadarıyla Türkiye hakkında bir bilgisi yok. Galatasaray ve Hakan Şükür biliniyor ilginçtir Türkiye değil ama İstanbul hakkında bilgileri var. Fakat daha çok okumuş ve dindar kesim Türkiye’yi tanıyor.
İşin gerçeği halkın temelde beyaz adama bakışı hoş değil, ta ki Müslüman olduğunuzu öğrenene kadar. Mesela fotoğraf çektirmeye karşılar, ancak sizi tanırlarsa “çek, çek” diye de ısrarda ediyorlar. Size yaşadığım ilginç bir olayı aktarim: Beş saat süren şehirlere arası yolculuğa çıkmıştık. Bir yerde mola verdik, etrafta satıcılar var. Kızarmış balık satan bir yeri kamerayla çekmek istedim.

Orada çalışan kadın öyle bir kızdı ki bana, yanımızda ki tercümandan öğrendiğim kadarıyla “siz elinizdeki kamerayla bizi çekiyorsunuz, sonra kendi ülkenizde Afrika böyle fakir böyle sefil diye gösteriyorsunuz” diyordu. Hatta bir genç “bir daha yaparsan senin boynunu keserim” demişti. Böyle bir tepkinin arkasında uzun bir süre beyazlar tarafından sömürülmeleri yatıyor. Temelde beyaz adama bakış açıları iyi değil ama Müslüman olduğunuzu öğrendiklerinde içten bir tavırla yaklaşıyorlar size.
Oradaki kanaat önderleriyle yaptığımız toplantılarda, öncelikle eğitim konusunda yardıma muhtaç olduklarını öğrendik. Ayrıca gıda tabi… Bulundukları sıkıntıdan eğitimle kurtulacaklarının farkındalar. Bize “siz bunların hepsini yapamazsanız da bari eğitim konusunda yardım edin” dediler. Çok büyük paralar değil, Türkiye için küçük sayılacak paralarla orda güzel eğitim kurumları kurulabilir. Her insanın buralara yetişmesi mümkün değil tabi.
Televizyondan onlara bakıp üzülmek yetmiyor. Bir şeyler yapmak lazım. Yani inanın 20–30 bin dolara çok büyük işler başarabiliriz, sokakta ki yetimleri kurtarabiliriz mesela. Çevremdekilere şunu söylüyorum yardım kuruluşlarına katkıda bulunun diye. Şunu da söylemek istiyorum, yardım dağıttığımız yerlerde, 50–60 tane kadın toplanıp karşılama ilahileri söylüyorlardı bize.

Cuma, 05 Temmuz 2013 15:18

Azerbaycan

Anneler, genç anneler, on sekizinde, yirmisinde, dullar ordusu. Ne çok yarım kalan hayat vardı önümüzde. Temiz genç güzel insanların hayatları yarım bırakılmıştı.

Ramazan bizler için en güzel nasıl değerlenir? İbadetlerimizle, dualarımızla, kardeşlerimizle paylaşmakla. Hadisler, ayetler, Ramazan’ın ibadet mağfiret ve bereket ayı olduğuna dairdir hep. Bir de yoksulun, açın, düşmüşlerin derdinden anlamak için bu ibadeti farz kılmıştır Allah bizlere.
Pılımızı pırtımızı topluyoruz sessizce ve yola koyuluyoruz. En azından ellerinden tutalım kardeşlerimizin, bir kardeş selamıyla halleşelim, biraz da hediyeleşelim diye.
27 Eylül günü öğlen saatlerinde Bakü’ye doğru yol alıyoruz. Karadeniz ve Gürcistan istikametinde devam eden yolculuğumuz boyunca yılların mücadelesini düşünüyoruz bize eşlik eden bulutları seyrederken. Batum üzerindeyiz. Kafkasya’ya ırak değil yakınız artık. Yeryüzünün güzelliklerini bir de yukarıdan görüyoruz.
Yaklaşık üç saatlik bir uçuştan sonra Bakü’ye indik. Kardeş ülke Azerbaycan’dayız.
İlk gözlemlerimiz kardeş ülkeye yönelik oldu. Sokaklar, binalar, her şey çok farklı. Bize en tanıdık gelen Azeri Türkçesi. Şoför, taksi şoförü değil derya. Anlatıyor da anlatıyor. Pür dikkat dinliyoruz. Bir taraftan da Azeri Lehçesinin kulaklarımıza getirdiği eğlenceyle doluyoruz. Bir ara arkadaş Ruslardan kalma binaların eskiliğinden bahsediyordu. Maalesef Azerbaycan’ın tarihi yapıları bunlardan ibaret. Şoför hemen araya giriyor. “Yok hepsi gözeldir eski değildir. Onun gözeliği köhneliğindedir”. Bu lafın üstüne bize de sohbeti gözel gözel dinlemek düşüyor.
Ertesi gün Çeçen mültecilere kumanya dağıtımı ve yetim aylıklarının ödeneceği mekana gidiyoruz. Sokak ortasında bir kalabalık görüyoruz önce. Selam verdik ve kalabalığı hızlı bir şekilde yarıp geçtik. Dağıtım yapılacak olan yer eskiden Çeçen okulu olan boş bir binaydı. Paketler hazırlanmıştı. Yetim aylıklarını dağıtmak üzere bayanlar olarak üst kata çıktık. Alt katta da Ramazan kumanya dağıtımı yapılacaktı. Listelerimizi hazırlayıp beklemeye koyulduk. O listelerle çok uğraşmıştık. Listedekilerin isimlerini hıfz etmiştim adeta. Şimdi sahiplerini görecektik. Ramazan kumanyasını alan yetim anneleri bizim olduğumuz kata çıkıyorlardı yavaş yavaş. Bizim gözlerimiz ise ufaklıkları arıyordu. Sonra birden en yoğun anımızda yanımızda siyah kıvırcık saçlı, simsiyah, iri ve çekik gözleriyle bir melek belirdi. Bir de başında takke vardı. Takkesinden siyah kahkülleri gözlerinin üzerine düşmüştü. Babası şehid edilmiş, annesi ise Ruslar tarafından kaçırılmış, babaannesiyle kalıyor. Böyle bir güzele sahip olmak için neler vermezdi insan. Bizden uzaklaşırken gözlerimiz o melek de kaldı. Bizim ona bakışlarımıza anlam veremeyen ufaklık boş boş bakıyordu bize. Sonra gözden kayboldu babaannesiyle. Sonra anneler, genç anneler, on sekizinde, yirmisinde, dullar ordusu. Ne çok yarım kalan hayat vardı önümüzde. Temiz genç güzel insanların hayatları yarım bırakılmıştı.

Parayı alan bazıları ısrarla bize bir şeyler söylüyordu. Anlamıyorduk. Tercümanımız bize dua ettiklerini söyledi. “Ecmain” diye yanıtladık her daim. Onların yerinde olabilirdik. Burada huzur güven içinde yaratılmış olmamız bir ayrıcalık değildi.
O günü yoğun bir şekilde geçti bizim için. Bedenen olmasa da zihnen bayağı yorulduk. Bir yandan görevimizi ifa etmek, bir yandan da onları en derin hislerimizle anlamak farziyeti arasında koşturup duruyordu zihnimiz. Ayrıca Ramazan ve yetimlerin buluşması ortamı bayağı yoğunlaştırmıştı. Böylelikle ilk günü tamamladık. Akşam tercümanımız olan Çeçen bayanın evine doğru yol aldık. O da bir şehit eşiydi. Yirmi sekizinde iki şirin kız çocuğu annesiydi. Bodrum katında iki odalı küçük bir evde yaşıyordu. Evinde olanlar iki kanepe, iki yatak bir masa ve iki dolap. Bizi Çeçence karşılamak için çabucak bir Çeçen mantısı yaptı iftara. Bizler ise iftarı beklerken tekrar tekrar “kaderde bu da varmış. Başka sürprizlerin (!) var mı Allah’ım?” demekten kendimizi alıkoyamıyorduk.
Evet yemekler hazır, mantımız da. Oldukça iri ve içi bol kıymalı bir mantı. Bizim bir kaşığa kırk tane sığan mantımızla alakası yok. Ne de olsa Çeçen mantısı. O cesur yüreklerin mantısı da o kadar kıymayı barındırmak için cesur olmalı. Ona bizim verdiğimiz kumanyadan harcamamasını istememize rağmen ısrarla paketleri açtı. Yokluk diye bir şey olamazdı misafirler için. Israrlarımız bir işe yaramadı. Çeçen inadı ne de olsa.
Ertesi günkü programımızda üç Çeçen okulu ziyaret vardı. Sabah erkenden İki Çeçen okulunu ziyaret ettik. İlk olarak bir anaokuluna gittik. İçeri girer girmez o dünya tatlısı yüzleri gördük. Oturmuş çizgi film seyrediyorlardı. Bizi gördüler. Bazıları şaşkın bazıları endişeli bakıyordu. Ama hepsinde ortak olan bir sevimlilik bir şirinlik vardı. Öğretmenleri onları yerlerinden kaldırdı bize doğru yöneltti. Sabah güneşinin ışıkları da onlara eşlik etti. Bazılarının gözü yaşlıydı. Anneleri bırakıp gitmişti. Sessiz ağlıyordu biri. Gözleri ve kaşları kıpkırmızı olmuştu. Sarı bir çocuktu bu yüzden kaşlarına varana kadar kızarmıştı. Durduğu yerde, sessiz sedasız yumruk yumruk gözyaşları akıtıyordu. Yanına gittim. Ağladığını bana göstermek istemiyordu ama gözyaşlarına da hakim olamıyordu. Gururundan ağladığının görülmesini istemiyor. Sonunda onu rahat bırakıp uzaktan izlemeye koyuldum. Onlara çikolata ve balon dağıttık. Anında balonlar onların temiz nefesleriyle büyüdü ve ortalık onların temiz çığlıklarına boğuldu. Herkes hayatından memnundu. Biri hariç. Benim gözüme kestirdiğim ufaklık hala için için ağlıyordu. Öğretmenleri onlardan Çeçen dansı yapmalarını istedi. Önce yine güzel mi güzel bir kız ve erkek çocuğu süzüldüler aralarından. Yarım metrelik boylarıyla büyüklerin oyunlarından farksız oynadılar. Ne de güzel yakışıyordu. İçimizden gidip onlara doyasıya sarılmak geliyordu. Sonra bizim sulu gözlüyü kaldırdı hocası. Görev verilmişti bir kere. Hem ağlıyor hem de bizim için dans ediyordu. Kartallar gibi ellerini açıp küçük kız etrafında dönüyordu. Ayaklarını yere öyle sert vuruyordu ki, ufaklık delikanlı oldu gözümüzde. Görevini ifa etti ve dışarı çıktı. Peşinden gittim. Merdivenlere oturmuş başını korkuluklara yaslamış, yine ağlıyordu sessizce. Okulun ilk zamanlarıydı ve bizimki buram buram anne hasreti çekiyordu belli. Ne kadar isterdim onunla oturup ona eşlik etmeyi. Ama rahat bırakayım dedim, gücünü iyi zorlamıştık ufaklığın.

Okulun ilkokul kısmına girdik. Herkes dersteydi. Bu bina bana eski filmlerdeki binaları anımsattı. Uzun tahta kapılar, duvar kağıtlarıyla kaplı duvarlar, büyük kristal avizeler, uzun tavanlar, tablolar… Teker teker sınıfları ziyaret ettik. Hepsi birbirinden güzel çocuklar sınıfları doldurmuştu. Bayan öğretmenler başlarını arkadan bağlamış, uzun ve siyah ağırlıklı kıyafetleriyle çok ciddi bir duruşları vardı. Kendimi elli yıl hatta yüzyıl öncesinde hissettim nedense. Bu sınıfları da gezdik. Gayet nezih ve temiz bir okuldu burası. Ve de şehidlerin varisleriyle doluydu. Bu hava bambaşkaydı zaten. Oradan da gözümüz arkada çıktık. Gene yarım kaldı bir şeyler, doyamadık.
Oradan ayrılıp gıda dağıtımı yapılan yere, kalan yetimlerin ödemelerini yapmak üzere gittik. Dağıtım yine tüm yoğunluğuyla devam ediyordu. Bizim işimiz ise azalmıştı. Yaklaşık 250 yetime aylık dağıtımlarını yaptık.
Yardım paketlerimizi aldık. Bir kutu da çikolata. Önce beş çocuklu bir aileyi ziyaret ettik. Gözleri görmeyen Baba Çeçenistan’a dönemiyor ayrıca gözleri görmüyor. Orada sıkışıp kalmışlar gibi. Bir küçücük odada, derme çatma bir kulübede tavanı tepemize düşecek neredeyse. Çocuklarla ilgilendik hep. Çeçen abiden haya ettik. Çünkü kim bilir belkide en ağır duyguları yaşıyordu. Birileri evine kadar yardım etmeye geliyor ve eline birkaç kuruş sıkıştırıyordu. Bu hallere düşecek adam mıydı? Binlerce kez lanet etti belki onu bu hale getirenlere.
Sonra üç çocuklu bir aileyi ziyaret ettik. Evin babasını göremedik. Anne bir köşede oturdu. Evin duvarları çatlamıştı. O köhne izbe yerlere bir sürü para veriyorlar ve güçleri buna yetmiyordu çoğunun. Oradan da emanetimizi bırakıp başka bir aileyi ziyaret ettik.
Oradan ayrılıp başka başka hikayeler dinlemek üzere misafir olduğumuz eve döndük tekrar. Fotoğraflara bakıyorduk. Bir fotoğrafta yaklaşık dokuz on kişi vardı ve bunlardan sadece biri hayattaymış şu an. Hiçbir şey diyemiyoruz. Aklımız almıyor. Ölüm bu kadar kolay bu kadar kabul edilebilir olmuş. Misafir olduğumuz hanım eşinin videoya çekilmiş görüntülerini gösterdi bize. Ben görüntülerden çok kadına bakıyordum. Sanki eşi ordaydı, onu görüyordu karşısında sanki.
Ayrılık vakti geliyor üç gün sonunda. Zihinlerimizde tarifsiz bir uğultu. Oradan ayrılırken arkada bir şeyleri yarım bırakmışız gibi bir his kaplıyor içimizi. Kaynayan bir dünyanın zihnimizdeki uğultusu yavaş yavaş kayboluyor. Bakü’den havalanıyoruz. Ramazan ise devam ediyor. Paylaşarak büyüyen ve kuşatan rahmet ayı. Neyse ki biz terk etsek de o bizim yerimize kalıyor geridekilerle. İnsan, nesy eden yani unutan. Bir bünyede nasıl barındırmalı, hem duyarlılığı hem de unutkanlığı? En azından dua edelim diyoruz istedikleri gibi.

Cuma, 05 Temmuz 2013 15:17

Malavi

Yine Afrika’ya gidiyordum içimde tuhaf bir heyecan vardı. Herhalde Afrika’lı dostlarıma kavuşmanın ve onların gözlerindeki parıltıyı görecek olmanın tatlılığı vardı üzerimde.

Yine Afrika’ya gidiyordum içimde tuhaf bir heyecan vardı. Herhalde Afrika’lı dostlarıma kavuşmanın ve onların gözlerindeki parıltıyı görecek olmanın tatlılığı vardı üzerimde.
Belki de daha önce ismini birçoğumuzun duymadığı Malavi’deydik Afrika’nın en sıcak kalpli dostlarımızın yanında.
Malavi’ye yağışların bol olduğu bir mevsimde Güney Afrika’da mastırını yapan Mustafa Efe kardeşimizle beraber gittik. Kurban çalışmamız boyunca bize yardımcı olan Malavili Müslümanlardan Mangani ve Kaondo (Nurdin) beylerle bir çok yeri ziyaret ettik bunlardan bir kaçını sizlerle paylaşmak istiyoruz.
Bayramın ikinci günü gittiğimiz Bangwe İslam Merkezi’nde 1988 deki kuruluşundan bu yana ilk defa kurban kesiliyormuş. Bangwe İslam Merkezi imamı Abdülaziz Silare bunları söylerken duygulanıyor ve ekliyor bizi unutmadığınız için teşekkürler.
Kurban dağıtımında 2. gün ziyaret ettiğimiz yerlerden biriside ŞÜKRAN Yetimevi. Burada 5 ila 12 yaşarası AIDS’ten ailesini kaybetmiş veya ailelerinin yoksulluktan bakamadığı 17 kız ve 18 erkek çocuğu kalıyor.
Yetimevi denince hemen aklınıza tam teşekküllü bir yer gelmesin bu yetimevinin bütün teşekkülü sadece bir odadan oluşuyor ve 30 metre kare.
Çocukların eğitim, yemek, kalma ve diğer bütün ihtiyaçları için 30 metre kare oda ve 35 çocuk. Yetim evinin sorumlusu şimdi şartlarımız daha iyi eskiden çok daha kötüydü diyor. Acaba daha kötüsü ne Olabilir!!!. Rabbimize hamd olsun biz de sizlerin kurban hediyelerinizi bu yavrucaklara ulaştırdık.
Yetimevi sorumlusu hanım kardeşimiz bir de müjde verdi hayır severlerin yardımı ile yeni yetimevi inşaatını başlatmışlar. Eğer gerekli yardım yapılırsa kısa süre içinde bitermiş.
Yukarıda sadece birkaç saat içinde yaşananları sizlere anlattık. Daha o kadar çok şey var ki anlatılacak.
Son sözümüz,
Afrika mazlum, Afrika masum ama Afrika umutlu ve kanaatkar....

Cuma, 05 Temmuz 2013 15:17

Etiyopya

Dört mevsim açlık, kuraklık ve ölümlerin eksik olmadığı kısmetsiz coğrafya. Onların kaderi Batı’nın ve İslam ülkelerinin insafını beklemek ve yollarını gözlemekle geçen bir ömre teslim. Belki de en acı, en dokunaklı ve etkili açlığın hikayesi, Etiyopya’da yazılır.

Dört mevsim açlık, kuraklık ve ölümlerin eksik olmadığı kısmetsiz coğrafya. Onların kaderi Batı’nın ve İslam ülkelerinin insafını beklemek ve yollarını gözlemekle geçen bir ömre teslim. Belki de en acı, en dokunaklı ve etkili açlığın hikayesi, Etiyopya’da yazılır.
Kurban Bayramı vesilesi ile Etiyopya’ya bir seyahatimiz oldu. Etiyopya denilinçe akla gelenler belliydi; fakirlik, yokluk, kuraklık, susuzluk ve açlıktan ölümler.
Kuraklığın etkisindeki bölgelerde çocuklar, yaşlılar ölüyorlar. Kuraklık, insanların tek geçim kaynağı olan hayvanları da vurmakta.
Halkı yüzde 65 Müslüman olan ülkede nüfusun yüzde 35’ini Hıristiyanlar oluşturmakta. Yönetim Hıristiyan “Tigray”ların denetiminde.
1 milyon 221 bin kilometre kare büyüklüğünde olan Etiyopya sınırları, Sudan, Eritre, Cibuti, Somali ve Kenya’ya komşu. Tropik bir kuşak içinde bulunan ülke yüksek kesimlerinde ılıman, alçak kesimlerinde sıcak bir iklime sahip. Federal Cumhuriyet idaresindeki ülke, dünyanın en az gelişmiş ülkesi konumundan uzun yıllardır kurtulamamış, talihsiz bir ülkedir. İşgücü, yüzde 80 tarıma dayanmaktadır. İhraç ettiği en önemli ürünü kahvedir. Her 10 senede bir tekrarlanan kuraklık, tarımın sağlıklı yapılmasını engelliyor. Hükümet devlete ait tesisleri satarak, ekonomiyi yavaş yavaş liberalleştirmeye çalışmaktadır. Tabi ki bunda kısa sürede sonuç alması zor gibi görünüyor. Eritre ile uzun süre devam eden savaş, ülkenin su problemi, yollar, altyapı gibi önemli sorunları ihmal etmesine yol açmış. Endüstri faaliyetlerini gıda, tekstil, kimyasallar, meşrubat, çimento ve metaller oluşturuyor.
Ülke genelinde okuma yazma oranı yüzde 28. Ülkede 9 üniversite 16 fakülte bulunmakta. 2002 öğretim yılında 4 bin öğrenci üniversitelerden mezun olmuş. Bunların sadece 50 tanesini Müslüman öğrenciler oluşturmakta. Üniversite okumak tamamen maddi güce dayalı.
Ülkenin en büyük sorunu açlık ve susuzluk ama aslında Etiyopya’da 70 tane nehir var ve irili ufaklı göllerin bulunduğunu görmek de insanı hayrete düşürüyor. Başkent Addis Ababa (Yeni güller), adı gibi çiçekler, yeşilliklerle dolu ve etrafı dağlık. Peki problem nerede dersek?
Yönetim, altyapı ve organizasyon sıkıntısı en temel sebep. Nil’in kaynağı Sudan ve Etiyopya’dır. Mısır, Nil’e, Nil de Etiyopya’ya bağımlıdır. Etiyopya, Mısır’a akan suyun yüzde 80’ine sahiptir. Dağlardan gelen su Sudan’a akar. İkinci nehir Nil’i besler.
60 milyon nüfusu, bakir toprakları, dış ve iç problemlerini hallederek sükuna kavuşan Etyopya, Afrika’da stratejik bir öneme sahip. 18 Haziran 2000 yılında Eritre ile arasındaki savaşa son veren Etiyopya, artık batılı devletlerin yakın kuşatma ve markajı altında kendi ayakları üzerinde durmanın yollarını arıyor.
Şimdilerde durum daha da vahim. Halk aç ve çaresiz, dışarıdan gelecek yardıma muhtaç; insanlar eğitimsiz, sağlık koşulları yetersiz. AIDS çok büyük bir tehlike. Ülkede 400 yardım kuruluşu var ve bunların büyük çoğunluğunu batılı kuruluşlar oluşturmaktadır. Son 10 yıl içinde kurulan 45 İslami yardım kuruluşu, faaliyetlerine maalesef “yeterli destek göremediği için” son veriyor. Buradaki yardım kuruluşlarının varlıklarını dışarıdan gelen yardımla sürdürüyor. Kuveyt ve Suudi Arabistan’dan yapılan yardımlar dışında Avrupa’da bulunan Müslümanların kurduğu sivil kuruluşların desteği ile buradaki insanların yaralarına merhem olunmaktadır. Etiyopya’da fakirlik yok, açlık var, yokluk var ve ölümler var… Su yok… Ekmek yok…
Bayram sabahı Acce beldesinde açık geniş bir arazide toplanan binlerce kişi bayram namazını kıldıktan sonra 300 kurban kesildi. Ardından Alemgabani, Şahşamani beldelerinde kurban törenine katıldık. Sakin ve güleç yüzlü insanlarla bayramlaştıktan sonra Zuvagda beldesinde ailelere gıda yardımına katıldık. Katar, İngiltere, Almanya, Kuveyt ve Suudi Arabistan’dan gelen yardım kuruluşlarının koşuşturmaları bizi duygulandırıyordu. İnsanların yardımları alırken yaşadıkları sevinçlerini anlatmak kabil-i mümkün bir şey değil. (Keşke insan, Etiyopya’ya hayatında bir kez bir paket gıda getirip kendi eliyle bir çocuğa, bir kadına bir gence verebilse.) Buralara yardım yapmak çok maliyetli ve zor değil. Bir çiftçiye 2 öküz, saban ve gübre 400 dolara alınıyor. Ölene kadar arazi sürüyor. Koşulların sağlıksız olması nedeniyle zaten ömrü 40-47 yıl.
Etiyopya’da bir fakültede okumak isteyen bir öğrencinin aylık masrafı ise 25 dolardır. Yıllık 250 dolar yapar. Parası olan okuyabiliyor. Bir öğrencinin 3 ila 6 ay arasındaki bir bilgisayar eğitimi için yaptığı masraf 250 dolar ve bununla kendisine bir iş kapısını açmış oluyor. Gençler özellikle yardım kuruluşlarından bunları talep ediyorlar. 250 dolara yaklaşık 50 ailenin bir haftalık temel gıda ihtiyaçlarını karşılayabilirsiniz. Yani küçük bağışlarla bu insanlar için çok şeyler yapabiliriz.
Etiyopya insanlarına Batı’nın ve İslam dünyasının en azından insanlık borcu var. Özelde İslam dünyasının bir vefa borcu var. Tarihte Habeşistan olarak bilinen Etiyopya’nın, İslam tarihinde, Müslümanların hafızasında ve kalbinde, çok özel bir yerinin olduğunu hepimiz biliyoruz. Peygamberimizin sevgili arkadaşlarına kucak açan, onları koruyan, kollayan Habeşlilere karşı varolan insanlık ve vefa borcumuzu hatırlatmak zorunda hissediyoruz kendimizi.

Etiyopya insanının dramı göz ardı edilmemelidir. İşlerin en hayırlısı az da olsa sürekli olanıdır.
Etiyopya’dan ayrılırken sebebini çözemediğimiz sonsuz bir mutlulukla birlikte hüzün karışımı sevinç-hüzün karışımı bir duygu yüküyle ayrıldık. Bizi en çok etkileyen şey ise insanların gözleriyle gülümsemeleri ve konuşmalarıydı. Belki de ilk kez gözleriyle gülen insanları, çocukları, anneleri Etiyopya’da gördük.Bizce en dikkate değer olanı buydu: Mağdur ve masum Etiyopya insanının her şeye rağmen gülen yüzü...

Cuma, 05 Temmuz 2013 15:14

Sudan

Araplar Afrika’ya adım attıktan sonra Kızıldeniz’den kıtanın batı ucuna kadarki olan kısmına siyahların yaşadığı yer anlamında “Bilâd-ı Sudan” ismini verdiler. Afrika’nın en geniş topraklara sahip bu ülkesinin 40 milyon nüfusu bulunuyor.

Sudan Afrika’nın en geniş topraklara sahip ülkesi. 2,5 milyon kilometrekareyi aşan ülkenin başkenti Hartum ve 40 milyon kadar nüfusu bulunuyor. 26 vilayeti bulunun Sudan, 1956 tarihinde bağımsızlığını kazanmış. Nüfusunun %83’ünü Müslümanlar, %10’unu yerel dinlere mensup kişiler ve kalan %7’lik kısmı ise Hıristiyanlar oluşturuyor. Araplar Afrika’ya adım attıktan sonra Kızıldeniz’den kıtanın batı ucuna kadarki olan kısmına siyahların yaşadığı yer anlamında “Bilâd-ı Sudan” ismini verdiler. Mısır’ın İslam akınlarında 639 tarihinde fethedilmesinin ardından Sudan’a ulaşmak zor olmadı. İslam’ın bölgeye girişi Hıristiyanlığa olan ilgiyi azalttı. Osmanlı’nın 1517’de Mısır’ı fethetmesi Sudan’daki Funj İmparatorluğu’nun güneye doğru zorunlu olarak gerilemesine neden oldu. Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın akınları 1821 tarihinde Sudan topraklarının ele geçirilmesiyle neticelendi. Mısır’ın 1881’de İngilizlere devrinin ardından Sudan’da Muhammed Ahmed El Mehdi’nin başlattığı “Ensar hareketi” geniş bir taban buldu ve burada İngilizlere karşı büyük bir direniş örneği gösterildi. Sudan’da İngiliz işgali 1956’da bağımsızlık elde edilene kadar sürdü. Sudan’da ortalama yaşam süresi 57 yıl ve her 9 bin kişiye bir doktor düşüyor. Okuma yazma oranı ise %50’lerde.
Uçağımız Hartum’a indiğinde saat gece yarısını geçmişti. Bizi havaalanında Cemil Bey, Azeri Vakar Bey, Türk öğrencilerden Ahmet ve Mehmet Beyler karşıladılar. Arkadaşlarımızın Hartum’a 15 km ötedeki Soba bölgesindeki öğrenci evlerine doğru hareket ettik. Soba mültecilerin oluşturduğu bir bölge. Dar ve bakımsız sokaklar arasında sallana sallana yurdun olduğu yere geliyoruz. Burası “Beyt’ül Etrak” yani “Türklerin evi” olarak biliniyor ve arkadaşlarımız bölgede çok seviliyor.

Soba ismi Sebe’den geliyor
Soba ismiyle ilgili çok çeşitli rivayetler var. Fakat benim en fazla ilgimi çeken Kuran-ı Kerim’de anlatılan Sebe melikesi Belkıs’ın hikayesinden kaynaklanmış olanı. Anlatılanlara göre Soba ismi Sebe isminden geliyormuş; Sebe devletinin bir parçasıymış bu bölge. O dönemde Yemen taraflarında olan Sebe merkez yönetiminin Sudan’a varan toprakları varmış.
Soba iç içe çoğu kerpiçten yapılmış evlerden oluşuyor. İnsanların gelir seviyeleri ekseriyetle düşük. Soba’nın merkezinde her sabah kendi halinde mütevazı bir pazar kuruluyor. Burada açıkta satılan et ve sakatatlardan, domates, soğan, salatalığa pek çok meyve ve sebzeyi bulabiliyorsunuz. Bizdeki semt pazarlarını andıran fakat daha küçük bir pazar. Sobalılar ihtiyaçlarını bu pazardan gideriyorlar.

“Pazar şeyhleri” aydınlatıyor
Pazarlarda burada “pazar şeyhleri” denen tasavvuf ehli insanlar bulunuyor. Pazar şeyhi ismi biraz garip karşılansa da bu kişilerin yaptıklarını öğrendiğimizde bu ismin ne kadar uygun olduğunu görüyoruz. Pazar şeyhleri, insanlara İslami hususlarda bilgi veren ve hatırlatmalarda bulunan insanlar. Pazara her girişinizde onlarla karşılaşabilirsiniz. Bu kişilerin çevresi ana baba günü. Genellikle menkıbeler yoluyla insanların yanlış davranışları terk etmelerini ve doğru işler yapmalarını salık veriyorlar. Biz de pazar şeyhlerinin yanından geçip kısa da olsa onlara kulak veriyoruz.

Mavi ve Beyaz Nil Sudan’da birleşiyor
Dikkatimizi çeken ve en fazla merak ettiğimiz şeylerden biri de Nil nehri. Mısır medeniyetinin kurulmasında ve kök salmasında şüphesiz Nil’in büyük rolü bulunuyor. Nil nehri iki büyük kola sahip. Mavi Nil Etiyopya’daki Tana gölünden, Beyaz Nil ise Uganda’nın Viktorya gölünden doğuyor. Mavi Nil daha hızlı akıyor, beyaz Nil ise daha geniş bir alanı kapsıyor. Bu iki büyük mucize bu iki ülkeden geçerek Sudan’a giriyor ve bu ülkenin başşehri Hartum’da birleşiyor. Sonrasında Mısır’da süren bu uzun yolculuk Akdeniz’in sıcak sularında son buluyor. Ancak Nil Sudanlı’nın önünden sadece geçip gidiyor. Nil’den gerektiği gibi faydalanamıyor Sudan. Başkentte bile su getirilemeyen bölgeler bulunuyor ve buralarda su ihtiyacı karolar ile aşılmaya çalışılıyor.

Ya karolar da olmasa!
Karo iki demirden varilin uç uca kaynaklanarak birleştirilmesi ve içine konan suyun eşek arabaları ile taşınarak su olmayan bölgelere para karşılığı dağıtılması işi. Böyle bir aracı olan kimse aylık 100 dolardan fazla kazanabiliyormuş. Karoculuk Sudan’da çok yaygın. Her gittiğimiz bölgede ve özellikle su imkanının bulunmadığı mülteci mahallelerinde genç karocular iş başında. Yine karoculara teşekkür etmek gerekiyor. Ya onlar da olmasa…
Sudan halkı Hz. Musa ve Hz. Harun’un İsrailoğullarıyla birlikte gerçekleştirmiş olduğu büyük hicretin merkezinin Kızıldeniz değil Nil nehri olduğuna inanmakta. Kuran-ı Kerim’de ifade edilen iki denizden maksadın ne olduğunun tam bilinmediği ve bunun büyük ihtimalle Mavi ve Beyaz Nil olabileceğini düşünüyorlar.
Hayat veren Nil bazen de ölüm sebebi olabiliyor. Temmuz ayından itibaren iyice artan ve aralıksız devam eden yağışlar Sudan’da hayatı neredeyse durma noktasına getiriyor. Birçok bölgeye kumsal olduğu için araçla girilemiyor, evleri sular basıyor. Bu süreç Ağustos ve Eylül aylarında da devam ediyor. Nil nehri inanılmaz bir biçimde yükseliyor ve bazen kendi bendini de aşarak oldukça geniş alanları işgal ediyor. İşte Nisan, Mayıs aylarının uysal çocuğu Nil bu dönemlerde öfkelendikçe öfkeleniyor ve tanınmaz oluyor.

Hartum’un içinde bir mülteci kampı: İzbe
Hartum nüfusu yaklaşık olarak 8 milyon. Yani ülkedeki her beş kişiden biri Hartum’da yaşıyor. Şehrin gündüz vakitlerinde nüfusunun 12 milyona kadar vardığı belirtiliyor. Hartum’un merkez bölgelerine yakın İzbe bölgesinde dolaşıyoruz. İzbe, bir mülteci bölgesi. Burada yaşayanlar ülkenin güneybatı bölgesinden ve Nüba dağlarından göçen insanlar. Bölgede evler kerpiçten; elektrik, su ve kanalizasyon sistemleri bulunmuyor. Yer yer şimdiden 50 dereceye varan sıcaklıkta bulaşıcı hastalıkların insanları kuşatması işten bile değil. Nitekim sineklerden bulaşan sıtma ile sağlıksız beslenme ve pis sudan kaynaklanan dizanteri sık görülen rahatsızlıklardan. Burada da evlerde su olmadığından karolar çalışıyor. Yemek, banyo, çamaşır yıkama ve içme suyu ihtiyacı bu şekilde çözülüyor. İzbe’de Müslüman olmayan ve hiçbir dine inanmayan insanlar da yaşıyorlar. Derme çatma yapılardan oluşan bölge yine aynı kabilelerin oluşturdukları irili ufaklı gettolardan meydana geliyor.

Mayo halkı kuyuları olduğu için şanslı
İzbe’den sonra yine mültecilerden oluşan Mayo bölgesine geliyoruz. Burada da durum İzbe’den farklı değil. İnsanlar kabileler halinde farklı gettolarda yaşıyorlar. Mayo’nun Fetih mahallesine giriyor ve bir eve konuk oluyoruz. Misafir olduğumuz ev bölge liderlerinden Muhammed Zekeriya’nın evi. Kendisi aslen Forlu ve tüm Hartum’da bir milyon kadar For kabilesinin mensubu olabileceğinden bahsediyor. Muhammed’in kerpiçten evinin gölgeliğinde otururken dışarıdan karolar geçmeye ve parası olanlara su dağıtmaya devam ediyor. Bu bölge su açısından iyi durumda sayılabilir. Zira burada üç adet su kuyusu bulunuyor. Fakat iki tanesinin pompası bozulduğundan şu anda kullanamıyorlarmış. “Neden yaptırmıyorsunuz?” diyoruz. “Yaptırıyoruz ama yine kırıyorlar.” diyor Muhammed. Muhammed bir Türk firmasında şoför olarak çalışıyor ve bu anlamda bir işi olduğu için şanslı sayılır. Biz 50 derece sıcakta oturmuş meşrubatlarımızı yuvarlarken Muhammed’in annesi geliyor ve bize “hoş geldiniz” diyor. Sonra İbrahim’in elindeki kamerayı gördüğünde yüzünü saklayarak gülüşmeler eşliğinde dışarı kaçıyor.

Eviniz yağmur yağdığında yıkılmıyor mu?
Mayo’da yağmur yağdığında iç sokaklara girmenin imkanı olmuyormuş. Sular için bir kanalizasyon tertibatı olmadığından insanlar bu şekilde yaşamak zorunda kalarak evlerine dolan sel suları ile günlerce hatta haftalarca uğraşıyorlarmış. Yağmurların daha kötü sürprizleri de oluyor, kerpiçten olan evler birer çamur yığını haline geliyormuş. Muhammed’e “Eviniz yağmur yağdığında yıkılmıyor mu?” diye soruyoruz. O evinin bakımının yeni yapıldığını ve 2–3 yağmur mevsimini daha geçirebileceğini fakat bakım yaptırmayanların çok fazla şansının olmadığını söylüyor.
Mayo’nun Fetih mahallesinde yapılacak çok iş var. Biz de öncelikle sağlık ocağına dikkat kesiliyoruz. Muhammed 11 bin insanın zor şartlar altında yaşam mücadelesi verdiği bu bölgede tek bir sağlık ocağının olmadığından ve insanların sağlık konusunda yaşadığı zorluklardan bahsediyor. Geçtiğimiz aylarda bu konuda bir girişimde bulunmuşlar ve çocukların top oynadığı boş bir alanın hemen yakınlarında devletten 400 metrekarelik bir alanı bu iş için ayarlayabilmişler. İmece usulüyle insanlar bir araya gelerek bu alanın kerpiçten duvarlarını kurmuşlar ve içerisine bir tuvalet ve bir oda kurmuşlar.

Sudan’ı petrol kurtarıyor
Sudan ekonomik kaynaklar açısından fena sayılmaz. Ülkede petrol dışında demir, bakır, krom, çinko, altın gümüş gibi madenler de çıkarılıyor. Yakın zamanda bulunan yenileriyle iyice artan petrol kaynakları şüphesiz ülke için büyük önem taşımakta. Batı dünyasının uyguladığı ambargodan Sudan, zengin petrol gelirleriyle kurtulmaya çalışıyor. Benzinin litresi Sudan’da yarım dolar seviyelerinde. Bu rakam Sudan şartları içerisinde ucuz sayılmaz. Sudan’ın buğdayı Avustralya’dan, salçası ise Yunanistan’dan geliyor. Bu bilgi diğer birçok ihtiyacın da yine yurt dışından ithal edilmek zorunda kalındığının önemli göstergelerinden.

Plaka enflasyonu
Sokaklarda dolaşıyoruz. Trafik bizdeki gibi sağdan akıyor. Bazı yerlerde trafik ışıkları bulunmadığından yaşanan sıkışıklık bildik manzaralar oluşturuyor. Bu anlarda duyarlı birkaç insan ortaya çıkarak trafiği açmaya çalışıyorlar. Renkli plakalar dikkatimizi çekiyor; yeşil, mavi, sarı, siyah, kırmızı... Tabii ki sorduğumuzda her birinin farklı statüdeki araçlara ait olduğunu öğreniyoruz. Beyaz plakalar normal vatandaşlara ait araçlara ait, fakat istismar (yatırım) yazanlar şirket araçlarına, diplomasi yazanlar elçilik araçlarına ait. Yeşil plakalar minibüs, otobüs ve taksiler için ayrılmış. Kamyonlar siyah plaka kullanıyorlar. Resmi araçlar sarı plaka, polis araçları mavi plaka, orduya ait araçlar ise kırmızı plaka kullanıyorlar.

“Rızake ya ümmi!”
Renkli plakalar ülkede ticari araçlarda da aynı renkliliğin görülmesini engellemiyor. Sudan’da bir yerden bir yere gitmek istediğinizde bol seçeneğe sahipsiniz. Kısa mesafelerde Hindistan ve Pakistan’dan da tanıyacağınız Hint malı olan üç tekerlekli rakşaları kullanabilirsiniz. Ayrıca emcet dedikleri küçük minibüsler de daha kalabalık olan gruplar için kullanılıyor. Bir de taksiler var elbet. Bunların tamamında pazarlık yapılıyor. Sonunda anlaşma olursa araca biniyorsunuz. Afrika’da beyaz olmak her türlü pazarlıkta sizin için bir dezavantajdır. Nitekim şoförler genelde iki katı ya da daha astronomik fiyatlar söylüyorlar. Tabi yanımızda ülkenin kurdu olmuş arkadaşlarımız olduğundan en uygun fiyatlarla yolculuk ediyoruz. Sudan’da araçların arkasında bizdeki gibi sloganlar ya da araç yazıları bulunuyor. Fakat bunlar daha çok “Maşallah, Lailaheillallah Muhammedun Rasulullah” gibi dini içerikli yazılar. Bir rakşada “Rızake ya ümmi” yazısını gördüğümde bunu hemen not ediyorum. Yani “anneciğim senin rızan ile yola çıkıyorum” diyor şoför arkadaş. Hoşuma gidiyor.

 

Türk öğrenciler
Türk öğrenciler Sudan’ın renkli simaları. Onlar 1990’lı yıllar boyunca ülkedeki varlıklarıyla Türkiye’yi çok güzel bir biçimde Sudan halkına tanıtmışlar ve halkın gönlünde taht kurmuşlar. Fakir halka yakın oturduklarından kimi zaman komşularıyla lokmalarını paylaşmışlar ve bu halleriyle gözbebeği haline gelmişler. Biz oradayken de kapımız sık sık bu fakir ama cömert Sudanlıların davetleri ile çalınıp durdu. 1994’te Türk öğrencilerin sayısı 100’ü geçmiş ve fakat karşılarına tıpkı Malezya, Mısır ve Pakistan’daki Türk öğrencilerin yaşadıklarına benzer “denklik” problemi çıkmış. Bu problem, burada evlerinden uzakta büyük fedakarlıklarla öğrenimlerini tamamlamaya ve ülkelerine doktor, avukat, mühendis olarak dönmek için gelen öğrencilerin hayallerini yıkmış. Birçoğu eğitimini yarıda bırakarak geri dönmüşler. Bir kısmı da her şeye rağmen eğitimlerini sürdürmüş ve tamamlamışlar. Bekledikleri müjdeli haber gelmese de onlar ümitlerini yitirmiş değiller.


Eski mi yeni mi?
Sudan’da saat değişikliği sendromu yaşanmış. 2000 yılında ileri ve geri saat uygulaması yapıldığında, ciddi karışıklıklar yaşanmış Sudan’da. İnsanlar bunu bir türlü kabullenememiş, hayat o kadar karışmış ki insanlar birbirlerine saati sorduklarında eski saate göre ya da yeni saate göre diye eklemek zorunda kalmışlar. Sonunda hükümet bu saat uygulamasından vazgeçerek sorunu kökünden çözmüş.


Gece namazları cemaatle kılınıyor
Sudan’da ezanlar okunurken farklı bir adet uygulanageliyor. Normal namaz vakitlerinde okunan ezanlar dışında gece de sabah namazı vaktine kadar üç defa ezan okunuyor. Bu ezanlar gece namazları için. İnsanlar Sudan’da gece namazları için camiye geliyorlar ve gece namazını cemaat halinde eda ediyorlar. Hemen aklıma, bırakın gece namazını sabah namazına bile kalkmakta ne denli tembellik gösterdiğimiz geliyor. Bu anlamda Sudanlı kardeşlerimizi tebrik etmemiz gerekiyor.

 

Fulcüler full çekiyor!
Ülkede ilginç uygulamalar söz konusu. Sudan’da halkın büyük çoğunluğu yemeği dışarıda yiyor. Evlerde nadiren, hafta sonlarında yemek pişiyor. Zaten düşük gelir grubuna mensup bu insanların her gün dışarıda yemek yemeğe nasıl güç yetirdiklerini sorduğumda insanların “ful” denen ve ezilmiş bakladan ya da fasulyeden müteşekkil yemeği yediklerini öğreniyorum. Bu anlamda her mahallede çeşitli gelir gruplarına hitap eden kalitede ful satan lokantalar var. Yani fulcüler full çekiyor burada. Arkadaşlar “Fulü zengin fakir herkes yer, buranın milli yemeği gibidir.” diyorlar.

 

Sudan kadınlarının “gassel” zaferi!
Çamaşır meselesi ise sanırım Sudan kadınlarının bir zaferi. Bu hizmet dışarıda çamaşır yıkayıcı “gassel”ler tarafından görülüyor. Fakat aklınıza tam otomatik makinelerde birkaç saat içinde güzelce yıkanıp sonra püfür püfür esen rüzgarda kurutulan çamaşırlar gelmesin. Gassellerde daha çok erkekler çalışıyor ve çamaşırlar elde yıkanıyor. Ardından ütüleme faslı başlıyor ve bizde de yıllar önce kullanılmakta olan kömür ütüleriyle ütülenen çamaşırlar uygun bir ücret mukabili müşterilere teslim ediliyor. Gömleklerin ütülenme şekilleri hep aynı olduğu için yol boyu ya da uğradığımız yerlerde gömleklerini böyle yerlerde yıkatıp ütületen insanları artık seçebiliyorum.


Forlar Osmanlı’nın yanında olmuşlar
Darfur başkent Hartum’un 1300 km batısındaki bölgenin ismi. Buraya otobüsle yolculuk 5–6 gün sürüyor. Trenle ise bu sürenin on günü aştığı belertiliyor. Darfur’un nüfusu 6 milyon. Bunun %60’ını Arap kabileler, %40’ını ise Forlar, Zagavalar, Tamalar, Masalitler, Darular, Gimirler gibi onlarca Afrikalı kabile oluşturuyor. Darfur adı üzerinde Forların diyarı anlamına geliyor. Forlar hafızlarıyla ve dinlerine bağlılıklarıyla biliniyor. Ayrıca Osmanlı’yla çok ciddi bağları bulunuyormuş Forların. Onlar I. Dünya Savaşı’nda ateşten gömleği giyip Osmanlı’nın yanında olmuşlar.

 

Darfur suni bir sorun mu?
Güney Darfur’un merkezi üç milyonu aşkın nüfusuyla Nyala bir kamplar şehri. Onlarca mülteci kampında 300 binden fazla Darfurlu mülteci yaşıyor. Cahil bırakılan insanlar birbirlerine düşman olmuşlar. Buradaki bazı Arap kabilelerinin de kontrolsüz hareketleri düşmanlığa tuz biber ekmiş. Fakat Darfur çözülmeyecek bir sorun olarak değil, çözülmek istenmeyen bir sorun olarak karşımızda durmakta.
Nyala sokaklarında, caddelerinde dolaşıyoruz. İnanılmaz bir durum söz konusu. Hemen her tarafta Batılı yardım örgütlerinin araçları dolaşıyor. Geçen her beş araçtan birisi yardım kuruluşlarına ait. Merlin, World Vision International, American Refugee Center, USAID, OXFAM, IRC, Norwegian Children Protect, Committee Building Foundation, ZOA Refugee, Rufela Healthy Foundation, Sweden Healthy Organization, Kiliseler Birliği, She Network Healthy Organization, Sınır Tanımayan Doktorlar, WID Organization, MSF-H, Action Faim ve onlarcası.

 

Kumdan nehirler!
Peki, biz neler yapıyoruz Darfur’da. Gözümüze dört farklı kamp kestirdik ve oralarda çalışmalar yapacağız. 25 bin nüfuslu Direc kampı, 15 bin nüfuslu Riyad kampı, 10 bin nüfuslu Birlik kampı ve 16 bin nüfuslu İntifada kampı. Öncelikle Mekke köprüsünden ve kum nehirlerinden geçip Direc kampına yöneliyoruz. Bu köprüyü eski başkanlardan Numeyri yaptırmış. Kum nehirleri burada çok yaygın. Aslında buralar bildiğimiz nehirler, fakat yağmur mevsimi sadece birkaç ay olduğundan ve bundan sonra çok ağır sıcaklar yaşandığından nehirlerdeki sular çekiliyor ve bundan geriye sadece kumlar kalıyor. Biz de bu özelliklerinden dolayı “kum nehri” ismini taktık. Köprünün üzerinden kum nehrine doğru bakarken uzakta insanlar gözümüze çarpıyor. Dikkat ettiğimizde nehir tabanında açılan çukurları görüyoruz. Su tam olarak çekilmediğinden çukurlar kazılarak bu suyu çıkarıyorlar ve karolara doldurarak ya da bidonlarla taşıyarak kullanıyorlar. İnsanların yeterince kapları ve uygun depoları bulunmadığı için yağmur mevsimi öncesinde derin çukurlar kazdıklarını öğreniyoruz. Yağmur mevsiminde bu çukurlar doluyor ve sonrasında bitene kadar insanlar suyu kullanmaya devam ediyorlar.

 

Gölgelere sığınan perişan hayatlar
Direc kampında Doca, Bernu, Bergu, Masalit ve Birgit kabilelerinden insanlar yaşıyor. En çok da Docalar var. Manzara içler acısı, insanlar çuvalları bir araya getirerek birkaç metrekarelik barınaklar meydana getirmişler. Gölgelere sığınan perişan hayatlar. Su kuyuları olduğu için kamp sakinleri şanslı sayılır. Fakat sıcağın ortasında onlarca metrelik kuyruklar gözden kaçmıyor. Bidonlar arka arkaya dizilmiş, insanlar sıranın kendilerine gelmesini bekliyor. Diğer onlarca kampta olduğu gibi burada da elektrik ve kanalizasyon tertibatı yok. Tüm kampta sadece bir sağlık ocağının varlığından bahsediliyor. İnsanlar kendilerine verilen kartlarla ayda bir kez gıda alabiliyorlar.

 

Havace değiliz!
Kampta çocukları görüyoruz. Beyaz olduğumuz için bizi Hıristiyan sanıyorlar ve “okey, okey” diye bağırarak çıplak ayak koşturup duruyorlar. Birçoğu “havace” diye bağırıyorlar bize. Bu, beyaz gayrimüslimlere verdikleri isim. Onlara havace olmadığımızı anlatmak için yüksek sesle “Selamün aleyküm” diyoruz. O zaman Müslüman olduğumuzu anlıyorlar. Direc kampı için bir sürprizimiz var. Burada adak kurbanlarımızdan oluşan 15 adet büyükbaş hayvan kesiyor ve kamp sakinlerine dağıtıyoruz. İnsanların sevinçleri görülmeye değer. Zira en son ne zaman et yediğini hatırlamayan insanlar bulunuyor. Burada 1000 civarı bir aileye ulaşıyoruz.
Direc’te bir mescide giriyoruz. Tıpkı Hz. Adem’in kullandığı yöntemle yapılmış bu mescid. Yerler dışarısı gibi kum. Huzurlu bir mescit. İnsana acizliğini, insan olduğunu hatırlatıyor. Sadeliğin dinlendiren sükuneti sarih bir biçimde karşımızda. Mescit kesilip budanmış ince ağaçların üzerinde yükseliyor. Bu direklerin çevresi hasırlarla çevrelenmiş ve çatısı da yine aynı hasırlardan oluşuyor. Direkler uçlarından ipler yardımı ile hasırlara bağlanmış. Biraz evvel burada yüzlerce çocuk öğretmenlerinin arkasından o günkü derslerini bağıra bağıra tekrar ediyorlar, ezberlemeye çalışıyorlardı. Ellerindeki tahtalarda ise o günkü ezberleyecekleri dersler yazılıydı. Bu ezber tamamlandıktan sonra akşam su ile tahtadaki mürekkep silinecek ve ertesi günkü ders için temiz bir hale getirilecek.

 

Teksas’ta bir gün!
Burada birçok kamp ve mahalleler var. Fakat isimleri dikkat çekici. Mesela Teksas Mahallesi, Kongo mahallesi, Felluce mahallesi. Baraj mahallesi. Her birisinin tabii ki ayrı hikayeleri bulunuyor. Kongo ve Felluce isimlerinin verilmesi buralardaki savaş ve işgal süreçlerine tepki nedeniyleymiş. Bundan etkilenen mahalleliler isimlerini değiştirmişler. Baraj mahallesinin ismiyse Mısır’ın 1956’da İsrail, İngiltere ve Fransa’ya karşı yaptığı savaştan sonra verilmiş. Burada Süveyş kanalının millileştirilmesi sürecinde yapılan savaş İngiliz ve Fransızların bölgeden çekilmeleriyle neticelenmişti. Teksas mahallesinin hikayesini ise tam olarak öğrenemedik fakat bölgede hüküm süren kargaşadan dolayı bu isim verilmiş olabilir.

 

300 insana sağlık taraması
Bölgede sıcaktan ve temizliğe dikkat edilmediğinden bulaşıcı hastalık, sıtma ve dizanteri tehlikesi her zaman mevcut. Bir sağlık taraması yapmaya karar veriyoruz. Hemen 10 bin nüfuslu Birlik kampındaki fizibilitelerimizi tamamlıyor ve gerekli çadırlardan muayene, ilaç dağıtım ve tahlil odalarımızı kuruyoruz. Burada daha çok kimsesi olmayan ve yetim çocukların bulunduğu alanları tercih ediyoruz. Sabahtan başlayan sağlık taramasında 300’e yakın insan muayene ediliyor ve yarıya yakın bir kısmına kan tahlilleri yapılıyor. Burada ölümcül hastalıklara yakalanan çocukların bazıları ilk defa hastalıklarından haberdar oluyorlar. Neyse ki müdahale için henüz zaman var. Çocuklara, annelere ilaçlarını veriyor ve Allah’tan şifa diliyoruz. Çok mutlu oluyorlar dualar ediyorlar.
Bölgede ve kamplarda en çok kalp hastalıklarına rastlanıyormuş. Bunu temiz su sorunundan doğan hastalıklar takip ediyormuş. Tabii ki yine temizliğe dikkat edilmediğinden bulaşıcı olan hastalıklar da yaygın. Bölgede yaygın olan hastalıklardan biri de sıtma. Sıtmayı deria dedikleri beslenme eksikliklerinden ve mikroplu su kullanımından kaynaklanan daha ağır bir hastalık takip ediyor. Ayrıca gözün perdelenmesi ve görme yetisinin kaybıyla sonuçlanan katarakt ve kansızlıktan doğan rahatsızlıklara da fazlaca rastlanmakta.

 

620 yetimi giyindirdik
Direc kampında bir programımız daha olacak. Direcli 500 yetim çocuk için yeni ve güzel elbiseler hazırladık. Bir önceki elbise dağıtımıyla birlikte 620 çocuğu giyindirmiş olacağız. Çocuklar elbiselerini derhal giyiniyorlar. Üstlerinde iyice pörsümüş rengi belli olmayan elbiseleri gördüğümüzde tam yerinde bir karar olduğunu düşünüyoruz. Kızlı erkekli 500 çocuk bir meydanda toplanarak hicretin en son ve kutlu yolcularını beklerken Ensar’ın söylediği gibi “Taleal bedrü aleyna”yı söylüyorlar. Oldukça duygulanıyoruz. Hemen her şeylerini kaybeden, sıcak ve emin yuvaları, yiyecekleri ekmekleri, içecekleri suyu olmayan bu yavrular gözlerimizin önünde sevinçten ne yapacaklarını bilemez haldeler. Gözlerinin içi gülen bu çocukların yanlarından eğitim gördükleri kamp okuluna nakdi yardımlar bırakarak ayrılıyoruz. Çocuklar minik elleri güzel yürekleriyle yolculuyor bizleri.

 

Aileden biriyim
Darfur’daki günlerimizden birine daha başlıyoruz. Beni çılgın bir sinek uyandırıyor. Ne yaptıysam kurtulamıyorum ve kaçan uykumun peşinden kalkıyorum. Avluyu çevreleyen duvarlarda kertenkeleler cirit atıyor. Saat 7’yi henüz geçmesine rağmen hava sıcak mı sıcak ve daha sıcak olacak. Kertenkeleler bir aşağı bir yukarı su ve yiyecek arıyorlar. Beş tanesi birden aşağı inerek bir gölgede toplandılar. Sanki bir şeyleri müzakere ediyorlar. Serçeler onlara aldırmadan içme suyu çömleğinin altından damlayan sudan içmeye çalışıyor. Sonra birden diğerlerinden daha büyük ve üzerinde lacivert, kavuniçi, mavi ve siyah renkler taşıyan iri bir kertenkele daha beliriyor. Hemen bir metre ötesinde bir serçe duruyor ve ben acaba serçeye zarar verir mi diye düşünürken birbirlerini görmemiş gibi yapıyorlar. Belli ki buranın daimi ziyaretçileri olarak birbirlerine rıza göstermişler. Avlunun ortasında bunları gözlemlerken birden kertenkele üzerime zıplar mı diye düşünüyorum. Tam bu sırada aralık olan demir kapının ardından bir kız çocuğu beliriyor ve el sallayarak daha ben elimi kaldıramadan hızlıca gözden kayboluyor. Sonra çocuğun peşinden ben de dışarı çıkıyorum. Etrafta meraklı gözlerin üzerimde olduğunu hissediyorum. Çocuk ve kadın sesleri işitiliyor. Kumlar üzerinden ilerlemeye başlıyorum. Çocukları görüyorum. Ellerinde iyice pörsümüş kitaplarıyla belli ki okula gidiyorlar. Hepsine selam veriyorum. Garip ama burada aileden biri gibiyim. Kesinlikle doğru yerdeyim diye içimden geçiriyorum. Sanki yıllardır aralarında yaşıyormuş gibiyim. Birden bir eşek beliriyor. Küçük bir kız tıka basa otlarla yüklenmiş eşeğin üzerinde zor görünüyor. El sallıyorum. Teyzeler amcalar beliriyor sonra. Onlara da selam veriyorum. Aynı şekilde mukabelede bulunuyorlar. Uzaktan bir amca daha elindeki sopasını havada savurarak selam veriyor. Beni tanıdığını anlıyorum. “Aleyküm selam” diye bağırıyorum ben de.
Büyükçe bir kayanın üzerine oturmuş bir şeyler karalarken 7–8 yaşlarında bir çocuk geliyor yanıma. O da okula gidiyor. İsmi Abdülazim Abdülaziz İsmail. İlki kendisinin ikincisi babasının üçüncüsü de dedesinin ismi. Sudan’da isimler bu şekilde veriliyor. Elimdeki kağıt ve kaleme bakarak ne yaptığımı, kim olduğumu ve burada ne aradığımı merak eder bakışlarını görmemek mümkün değil. Gözden kayboluyor.

 

Dönüş
Dünyanın en “abartılan krizi” Darfur’dan dönüşte havaalanında bizi bir sürpriz bekliyor. Gelirken kameramızın tripotu, bomba olabilir diye alıkonmak istenmişti. Bu kez onaylatmış olduğumuz biletimize rağmen uçağın dolu olduğunu ve daha kötüsü bir sonraki uçağın dört gün sonra olduğunu öğreniyoruz. Bu programımızın alt üst olması demek. Sakin olmaya çalışıyoruz ve bu sonuç veriyor. Yarım saat süren bir sinir harbi ardından özür dileyerek bizi uçağa alıyorlar ve derin bir “oh” çekerek dönüş yolculuğuna başlıyoruz.

Cuma, 05 Temmuz 2013 15:13

Bosna

Tercüman bana teyzenin söylediklerini tercüme ettiğinde gözlerim doldu; bana kendisinin dağın eteğinde oturduğunu, yedi kilometrelik yolu yürüyerek geldiğini, üç saattir burada müslüman kerdeşlerinin gönderdiği etleri beklediğini, bu etleri gönderen kardeşlerine çok dua ve teşekkür ettiğini söylemişti.

Bir WEFA gönüllüsü olarak yaklaşmakta olan Kurban Kampanyası dolayısıyla, bizlerden uzakta ama hep kalbimizde olan, hüzünlerini, acılarını, yüreğimizin taa derinliklerinde hissettiğimiz ancak onlar için fazla bir şey yapamadığımız müslüman kardeşlerimizin bir nebze de olsa yaralarına merhem olmak, onlara yalnız olmadıklarını hissettirmek için WEFA’nın Başkanı Musab Aydın’a her hangi bir ülkeye gitmek istediğimizi söyledik.
Ve cok geçmeden Allah bize bir görev nasip etti. Hem de içimizde hep bir yara olarak kalan, müslümanları senelerdir katledilen ve işkenceye maruz kalan bir ülkeyi, evlad-ı Fatihalar ülkesi Bosna Hersek’i…
Başka bir gönüllü arkadaşla birlikte WEFA’nın organize ettiği minübüsle yolla çıktık Köln sokaklarından.
Çok heyecanlıydık. Çünkü yetimlerin, öksüzlerin, dulların ve şehit ailelerin diyarına biz Avrupa’daki müslümanların kurbanlarını götürecek, onlara yardım elimizi uzatacak ve hayır dualarını alacaktık. Veren el ile alan eli birleştiren bir köprü olacaktık.
Arabayı yolda hiç durdurmak istemiyorduk. Çünkü bizi kendisine çeken öyle bir güç vardi ki önümüzde, yolların nasıl bittiğini anlamıyor gümrükleri teker teker geçiyorduk. Gözümüz bir tek şeyi görmek istiyordu heyecanla; Bosna topraklarını.
Beş ülkeden sonra çok şükür varmak üzereydik bizi bekleyen insanların yanına. Artık bir köprü kalmıştı arada. O köprü de Hırvatistan’la Bosna Hersek gümrüğünün tam ortasıydı. Yavaş yavaş Hırvat gümrüğünden ilerliyorduk Bosna topraklarına doğru.
Evet, nihayet gelmiştik Bosna’ya. Daha girer girmez yanından geçtiğimiz yüzlerce evin hala üzerinde taşıdığı bomba izlerini, kurşun izlerini gördükçe gözlerimiz, içimiz yandı, yüreğimiz burkuldu. Sanki hiç bir ev sağlam kalmamıştı. Birden hüzün ve üzüntü sardı içimizi. Televizyonlarda gördügümüz sahneler geldi gözümüzün önüne. Üzerinden yıllar geçmesine rağmen savaşın o soğuk yüzü duruyordu adım attığımız her yerde.
Görev yerimiz olan Saraybosna’ya doğru ilerlerken yavaş yavaş minareler görünmeye başladı uzaklardan, heyecanımız daha bir arttı. Onyedi saatlik bir yolculuktan sonra bize verilen adrese yani Sümeyye Vakfı’na vardık. Rahmetli İzzetbegoviç’in kurdurduğu bu vakıf WEFA’nın Bosna’daki partner organizasyonuydu. Bizimle orada ilgilenen vakıf görevlisi bir hanımefendi bize gerekli bilgileri verdikten sonra plan ve proğramlarımızı yaptık ve adını çok duyduğumuz ve görmeyi hep arzu ettiğimiz Baş Çarşı’ya gittik. Öyle güzel ve şirindi ki burası, tipik bir Osmanlı çarşısı. Ünlü Begova Camisi’yle, cana yakın ve konuksever insanlarıyla kendi vatanımızda gibiydik. Buradaki insanlar Türkiyeli müslümanları çok seviyor ve her fırsatta bunu dile getiriyorlardı. Buradaki kısa gezimizden sonra vakfin başkanıyla tanıştık ve proğramımızla ilgili görüşmeler de bulunduk. Önümüzde yoğun bir proğram olduğu için dinlenmek üzere vakfa gittik.

Sabah erkenden Viseko semtindeki büyük baş kurbanların kesildiği mezbahaneye vardık. Her şey olması gerektiği gibiydi ve organize gerçekten çok iyi idi. Kesilen kurbanların etleri dağıtıma uygun biçimde torbalandıktan sonra Sümeyye Vakfı’nın temsilcileriyle buluşup dağıtım yapacağımız bölgelere doğru yola çıktık. Hedefimizde önce Gorajde vardı. Bizi Necat adlı bir Gorajde gazisi karşıladı. Vakarlı duruşuyla bizi çok etkiledi bu insan. Bize savaş dönemini anlattı. Birlikte Sırpların kuşattığı dağlara çıktık. Bu dağlardan şehiri nasıl bombaladıklarını, kendilerinin ne zorluklarla şehiri savunduklarını anlattı bizlere buğulu gözlerle. Hala duran Sırp tanklarını ve uçak savarlarını gördük dağlarda. Daha sonra Gorajde’nin ordu komutanlığını yapan gazinin yanına gittik. Sırplara karşı nasıl savunma yaptıklarını, ne zorluklar yaşadıklarını ondan da dinledik tüylerimiz ürpererek. Hiç unutamadığım şeylerden bir tanesi de kendi icat ettikleri silahları oldu…
Gorajde’nin farklı bölgelerinde dağıtım yaptık. Son bölgeye geldiğimizde bizi bekleyen bir çok insanla karşılaştık. İnsanların çaresizlikleri ve üzüntüleri, savaştan kalma acıları hala gözlerinden okunuyordu. Dağıtıma başladığımızda yaşlı bir teyze yanıma gelerek buz tutmuş elleriyle elimi sıktı ve kurban torbasını alırken bana bir şeyler söyledi. Tercüman bana teyzenin söylediklerini tercüme ettiğinde gözlerim doldu; bana kendisinin dağın eteğinde oturduğunu, yedi kilometrelik yolu yürüyerek geldiğini, üç saattir burada müslüman kerdeşlerinin gönderdiği etleri beklediğini, bu etleri gönderen kardeşlerine çok dua ve teşekkür ettiğini söylemişti.
Oradan döndükten sonra planımızda bir bölge daha kalmıştı. O da en çok katliamların yapıldığı bölge olan Srebrenica idi. Ertesi gün erkenden yola çıktık. Sırp bölgelerinden geçerek yolumuza devam ederken birden kar yağmaya başladı, bir saatin içinde gideceğimiz yollar kapanıverdi. Arabamız yolda kalmıştı ve devam edemiyorduk. Bizi bekleyen insanları düşünüyor ve üzülüyorduk. Kar öyle şiddetle yağıyordu ki devam edemiyeceğimizi anlamış geri dönmeye karar vermiştik. Srebrenica’ya gidemeyişimiz çok üzmüştü bizi. Vakıf’daki görevli arkadaşlar durumu bildirdiler Srebrenica’ya telefonla ve ordaki dağıtımın proğramını degiştirdiler ve bize oraya gitmek nasip olmadı.
Bize verilen görevimizi yerine getirmiştik artık. Misyonumuz olan veren el ile alan eli birleştirmeyi başarmıştık elhamdulillah. Bosna’ yı arkamızda bırakırken büyük bir huzurla dönüyorduk Almanya’ ya.

Bizlere bu büyük görevi nasip ettiği için Allah’a şükrederken, bize bu fırsatı veren WEFA’ya da teşekkür ediyoruz.

WEFA gönüllüsü 
Şerafettin İmatoğlu

Cuma, 05 Temmuz 2013 15:12

Burundi

Çamurlu sokaklarda gezinen çıplak ayakları gördükçe Avrupa’da yaşayan Müslüman kardeşlerimiz adına tövbe etmek zorunda hissediyoruz kendimizi. Burundi’de öğrendiğimiz en önemli şey; Rabbimizin bize verdiği nimetlere hakkıyla şükretmek ve dünyanın neresinde yaşıyor olurlarsa olsunlar tüm Müslümanları kardeşlerimiz bilmek ve hissetmek.

Yirmi beş saatten fazla bir süre geçmişti aradan, Almanya bizden çok uzakta kalmıştı artık. Burundi’nin başkenti Bujumbura’ya inmiştik ve kalbimize tarifi mümkün olmayan bir mutluluk doğuvermişti bir anda. Öyle sanıldığı kadar kolay olmamıştı çünkü hiçbir şey, omuzlarımızdaki emanetlerin ağırlığı çökmüştü üzerimize. Ve vakit Burundili Müslümanlarla buluşma vaktiydi, Avrupa’nın dört bir yanından bizlere emanet edilen kurbanları muhtaç kardeşlerimizle buluşturma vaktiydi, sorunlara ortak, dertlere derman olma vaktiydi artık!

Burundi Afrika’nın ortasında küçük bir ülke. Yüzölçümü sadece 27.830km². Başkenti Bujumbura ve bağımsızlığını 1 Temmuz 1962’de Belçika’dan almış. Ülkenin resmi dilleri Kirundi ve Fransızca. 2005’de seçilen Devlet başkanı Pierre Nkurunziza, 12 senelik bir aradan sonra demokratik yollarla göreve gelen ilk devlet başkanı. Bölge insanının tek avantajı içilebilir temiz su kaynaklarının bolluğu, böyle olunca insanlar en azından kendi karınlarını doyuracak tarım ürünleri elde edebiliyorlar.

Havaalanında Burundi İslam Cemiyet’inden kardeşlerimiz karşıladılar bizleri ve hiç vakit kaybetmeden planlama toplantımızı gerçekleştirdik. Ardından on yedi farklı bölgeye taşıdık kurbanlarımızı, on yedi farklı bölgede binlerce Müslüman kardeşimizle buluştuk, Avrupalı Müslümanların uzattıkları dost eli olduk Burundi’de, Avrupalı Müslümanın vefası olduk Burundi’de.

Gün bayram günüydü, namazımızı çatısından üzerimize su damlaları akıtmayan bir mescitte kılamadık belki, namazdan sonra evimize dönüp anne ve babamızın ellerini öpemedik belki, birbirinden güzel, çeşit çeşit bayram şekerlerinden de yiyemedik ama Burundili, beli çoktan bükülmüş yetmişlik bir ninenin yanındaydık, avuçlarımızdaki eller onun elleriydi, başımızı okşayan eller yine onun elleriydi ve bu, dünyanın tüm güzelliklerine bedeldi.

Üzerimizdeki 200 hisse kurbanı on yedi farklı bölgede dağıtırken, aynı zamanda bölgelerdeki camilere, okullara, hastanelere, yetimhanelere ve Müslüman kardeşlerimizin evlerine konuk olduk. Gördüğümüz acı manzaralara yüreğimiz dayanmadı. Ziyaretinde bulunduğumuz her sosyal kuruma yardımlarda bulunduk, sorunlarını hafifletmeye çalıştık. “Peki ya diğerleri ne olacak?” diye bir soru saplandı kalbimize, yardım edemediğimiz diğer okullar, yetimhaneler ve içinde tek bir Kur’an-ı Kerim dahi bulunmayan diğer camiler ne olacaktı? Biz Avrupalı Müslümanların Burundili kardeşlerine yolladıkları yardım elçileriydik ve elbette Burundili kardeşlerimizin sorunlarını da döndüğümüz mekânlara taşımakla görevliydik.

Müslümanların en büyük sıkıntılarından biri hiç şüphesiz eğitim. Yirmi çocuğun ancak eğitim görebileceği bir sınıfta 100’e yakın çocuk okumakta. Okulların elektrikleri ve suları yok, bazı sınıfların zeminlerine beton dahi atılamamış. Bu okullarda kendilerine yer bulamayan veya oturdukları bölgelerde İslami okullar bulunmayan Müslüman çocukları ise çaresiz Katolik okullarında ya da devlet okullarında eğitim alıyorlar. İslamiyet ve Hıristiyanlık Burundi’deki iki büyük din olmasına rağmen, devlet okullarında din dersi olarak sadece Hıristiyanlık eğitimi verilmekte.

Ve yüzyıllardır kanayan, halen de kanamakta olan bir yara; Yetimler! Bir ülkede savaş veya fakirlik, deprem ya da kuraklık, bu saydığımız faktörlerden hangisi olursa olsun, problemlerden en çabuk ve en çok etkilenenler hep yetimler olmuştur. Burundi’de de bu böyle. Özellikle ümmetin yetimleri bölgede yaşanan sıkıntılarının tamamı ile mücadele etmekte. Başkent Bujumbura’da bir yetimhaneyi ziyaret ediyoruz. Yetimhane başkanı ve müdürü karşılıyor bizleri. Yurdun problemlerini dinliyoruz müdire hanımdan. Yurttaki 70 çocuğun aylardır karınlarını tam olarak doyuramadıklarını öğreniyoruz ve ardından çocukların yanına gidiyoruz. İlahilerle karşılıyorlar bizleri, yaşadıkları tüm sorunlara rağmen bizi görünce gözlerinin içi gülüyor hepsinin. Yanımızda getirdiğimiz ikramları dağıtıyoruz küçük kardeşlerimize. Yurtla ilgili notlarımızı aldıktan sonra veda ediyoruz yetimhaneye.

Akşam Burundi İslam Cemiyeti’nin yetkilileriyle birlikte bir proje tasarlıyoruz yetimler için. Yetimhanenin sağlıksız şartlarında yaşayan yetim çocukların ailelere dağıtılmasını, aile sevgisi ve şefkatiyle büyümelerini temel alan bir proje üzerinde karar kılıyoruz.

Çamurlu sokaklarda gezinen çıplak ayakları gördükçe Avrupa’da yaşayan Müslüman kardeşlerimiz adına tövbe etmek zorunda hissediyoruz kendimizi. Burundi’de öğrendiğimiz en önemli şey; Rabbimizin bize verdiği nimetlere hakkıyla şükretmek ve dünyanın neresinde yaşıyor olurlarsa olsunlar tüm Müslümanları kardeşlerimiz bilmek ve hissetmek.

Burundi’de karşılaştığımız birçok müslüman, eşimize dostumuza ve Avrupa’da yaşayan tüm Müslümanlara selamlarını gönderdi. Farklı dillere, farklı milliyetlere, farklı renklere sahip olsak da, kıtalar ötesinde yaşıyor olsak da, hiç bıkmadan usanmadan "biz sizin kardeşleriniziz" dedik insanlara. Ve onların gözlerindeki mutluluğu taşıdık döndüğümüz diyarlara.

Hasan Ramazan YILMAZ
WEFA Gönüllüsü

Cuma, 05 Temmuz 2013 14:32

Bangladeş

Bangladeş, Türkiye’nin beşte biri kadar olan bir toprak parçası. Nüfusu 150 milyon civarında olan bu ülke, dünyanın nüfus yoğunluğu bakımından en kalabalık ülkelerinden biri. Topraklarının üçte biri ise bataklık. Nüfus yoğunluğu kilometrekareye 290-770 kişi arasında değişiyor. Yirminci asrın sonunda nüfusun iki misli artacağı tahmin edilmekte. Nüfusun % 90'ı köylerde, % 10'u ise şehirlerde yaşıyor. Halkın % 88'i Müslüman. Ekonomisi tarıma dayalı olan ülkenin başlıca ürünleri, pirinç, Hind keneviri ve çay. Okuma-yazma oranı en düşük ülkelerden bir tanesi. Sadece % 33.1'i okuma-yazma bilmekte. Köylerinde ekseriya ilkokul bulunmamakta. Halkın kültür seviyesi ve ekonomik durumu ise çok düşük.

Bangladeş’e, hayırseverlerin bağışlarını gerçek ihtiyaç sahibi kardeşlerimize ulaştırmak, yani veren el ile alan el arasında köprü olmak için gidiyor olmam beni çok heyecanlandırmıştı. Coğrafi olarak bize çok uzak olan bu ülkenin, manen bize çok yakın olduğunu biliyordum. Çünkü bir İslam coğrafyasıydı; kardeşlerimizin diyarıydı orası...

Bitmek bilmeyen yolculuğun ardından Dakka havalanına ayak bastığımızda her yönüyle çok farklı bir ülke olduğunu anlamak zor değildi. Akşam saatlerinde otelimize geldiğimizde oradaki partner organizasyonumuz olan İslamic Aid’in yetkilileri ile geç vakte kadar bir haftalık dolu dolu bir proğram hazırladık. Proğramımız çok yoğundu. Bir hafta içerisinde Bangladeş’in en kuzeyinden en güneyine kadar olan proğramımızı yetiştirmeyi ümit ediyorduk.
İlk günümüzü, yapacağımız yardımların organizesine ve dağıtacağımız yardımları temin etmeye ayırdık. Yardım götüreceğimiz yetimhaneler ve okullar için alışveriş yaptık.

 

Dakka eski bir şehir görünümünde

Bu esnada Dakka’yı gözlemleme fırsatını bulduk. Akşam geldiğimiz için pek bir şey görememiştik. Çünkü şehirde yol ve sokakların aydınlatılması iyi değildi. Başkentte bile çoğu ev ve sokaklarda elektrik yoksa diğer bölgeler nasıldı acaba? Zaten burada en çok sorduğum soru: Başkent böyleyse diğer yerler nasıl? idi.
Dakka eski bir şehir görünümünde. En yeni binaların dışında herşey eski. Her taraf insan kaynıyor, sanki her yer miting alanı. Ve çok ilginçtir ki hep genç insanlar ve çocuklar. Bazen yaşlı arıyor gözlerimiz. Bir de kadınları sokaklarda fazla göremiyoruz. Dünyada en çok rikşanın bulunduğu ülke olan Bangladeş’te nereye baksanız rikşa görüyorsunuz. Yolda ilerlerken Bangladeş’in ne kadar fakir bir ülke olduğu hemen farkediliyor. Sokaklardan, insanların üst başlarından, binalardan, çocuklardan, arabalardan yani herşeyden anlayabiliyorsunuz bunu. Çıplak çocuklar, perişan insanlar sokakları mesken edinmişler. Ailece parklarda, kaldırımlarda yaşıyorlar. Başkent Dakka’daki hayat böyleyse Dakka dışındaki hayat bizi düşündürüyor!

 

Fakir ama mutlular

İnsanları zayıf, çelimsiz ve bitkin görünümlü. Ama çok güleryüzlü, samimi ve misafirperverler. Ayrıca çok sakin insanlar. Ve herşeye rağmen mutlu olabilen, gülümseyen insanlar.

 

Barakalardaki onbinlerce hayat

Ziyaretimizin ikinci günündeyiz. Dakka’nın merkezinde bataklığın içinde, küçücük barakalarda yaşamaya çalışan on binlerce Bangladeşli olduğunu öğreniyor ve o insanları görmeye gidiyorduk.

Arabada tercümanımız bize buradaki insanların fakirliğinden bahsettiğinde, burada gördüğümüz insanlar zaten hep fakir daha da fakiri nasıl ki diye düşünmüştüm. İnsanın daha önce hiç görmediği manzaraları anlaması mümkün olmuyormuş. Bunu en iyi burada anladım.
Kısa bir yolculuktan sonra demiryolunun bulunduğu bir yere gelmiştik. Başkent Dakka’nın tam ortasında bir yer. İlk dikkatimi çeken şey; insanların özellikle çocukların demiryolunu mesken edinmiş olmalarıydı. Her 10-15 dakikada bir tren geçiyor. Ve öğreniyoruz ki bu demiryolunda çok çocuk can veriyormuş. Madem bu kadar tehlikeli neden evlerinde oturmuyorlar ya da evlerinin bahçelerinde oynamıyorlar ki diye düşünmeden edememiştim. İlerledikçe anlamaya başlıyorum: Hangi evde oturmak? Daha doğrusu evler nerede? Gördüğümüz şeyler ev değilki! Hatta bizim bildiğimiz baraka bile değil bunlar. Direklerin üzerine yapmışlar barakalarını. Çünkü altları tamamen pislik ve çöp dolu. Bataklığın içinde yaşıyorlar. Her yerde ağır bir koku var. Çoğu zaman dayanamayıp elimle burnumu kapatıyorum.
Kaldıkları barakalar birer küçük odadan oluşuyor. Kalabalık olan bu ailelerin akşamları hep birlikte bu küçücük odalara nasıl sığdıklarını çözmeye çalışıyorum. Evlerin içinde hiç bir şey yok. Ne elektrik, ne su, ne de bir eşya. Biraz kap kacak ve sanırım üzerinde yattıkları örtüleri. Çocukların çoğunun üzerinde elbise bile yok. Çıplak bedenleri toz toprak içinde.

 

Bizi satın almaya mı geldiniz!

İnsanlar bize bakarken biraz çekingen biraz ürkekler. Nedenini soruyoruz? Aldığım cevap kanımı donduruyor. Bizi satın mı almaya geldiler diye soruyorlarmış! Neden böyle düşündüklerine bir türlü anlam veremiyorum o an. Sonra öğreniyorum ki ne oldukları belli olmayan bir çok kuruluş buraya geliyormuş ve daha iyi yaşam vaadiyle özellikle çocukları alıp götürüyorlarmış!

 

Alın çocuğumu götürün!

Biraz daha ilerledikten sonra bir bayan geliyor yanımıza.

Çocuğunu göstererek ağlamaklı bir halde bize bir şeyler söylüyor. Tercümanımız kadının, çocuğunu götürmemizi ve onu bu hayattan kurtarmamızı istediğini söylediğinde zaten hakim olamadığımız gözyaşlarımız hepten isyan ediyor. “Her birimiz bir köşede kendimize gelmeye çalışıyoruz o şaşkın bakışlar arasında. Öyle bir haldeler ki bir anne çocuğunu hiç bilmediği birilerine vermeye razı. Yeter ki yavrusu bu hayattan kurtulsun.

 

Meğer fakirlik buymuş!

Böyle bir yer daha önce hayatımda hiç görmemiştim. Fakirliğin ne olduğunu daha yeni öğreniyordum. Dünyanın bir çok nimetinden, özellikle de teknoloji nimetinden tamamen uzak yaşıyor bu insanlar. Bırakın televizyonu, buzdolabını, mobilyayı halıları bile yok.
Su taşıyan kadınları çocukları soruyoruz, suyu nereden getiriyorlar diye? Uzak bir yeri anlatıyorlar. Hemen yakınlara bir yere kuyular açalım diyoruz. Ancak o bölgede temiz su çıkarılamıyormuş. Barakaların yanında küçük bir su birikintisi var. Suyu pis mi pis. Tam bir mikrop yuvası. Orayı işaret ediyorlar. Tüm temizlik işlerini ve banyolarını burada yapıyorlarmış. İçinde yıkanan insanları ve çocukları görmesek kesinlikle inanmazdık buna!

Hem bölgenin bataklık olmasından, hem pislikten hem de kirli sudan dolayı insanların çoğu hasta. Bir çoğunun bedenlerinde derin cilt yaraları görüyoruz. Hele o çocukların içler acısı hali! Yaralara nasıl katlanıyorlar o küçücük bedenleriyle! Bir de çocukların çoğunun karınları şiş. Belli ki hasta hepsi. Kimisi hastalıktan kimisi de açlıktan her biri bir tarafta yatıyor. Bazı çocuklara kalkıp evlerinde yatmalarını söylüyoruz ama hangi yatakta! Ha evde yatmışlar ha sokakta!
Daha fazla ilerlemeye cesaret edemiyor ayaklarımız. Bu ana kadar gördüklerimizi yüreğim hazmedemiyor. Daha fazlasını kaldıramam diyorum. Diğer arkadaşlarım da benimle aynı fikirdeler. Otele dönmek için toparlanıyoruz. Arabada hiç kimsenin ağzını bıçak açmıyor. Sadece birbirimizin gözlerine bakıyoruz, gördüklerimiz gerçek miydi dercesine!
Kahvaltı yapıp çıkmak için otele gelmiştik. Ama hiç birimizde bir lokma yiyecek iştah kalmamıştı. Tercümanımızla sohbete başladık. Bu insanlar için ne yapabiliriz diye soruyoruz. Bize, barakalarda yaşayan insanların sadece bizim gördüğümüz kadar olmadığını, daha bir çok yerde ve daha kötü şartlarda yaşayan onbinlerce insanın olduğunu söylüyor. Tercümanımız anlatmaya devam ederken ben de duyduklarımı anlamaya, anladıklarımı da hazmetmeye çalışıyorum. Diyor ki; bu gördüğünüz insanlar yine de şanslılar. Çünkü arasıra da olsa buralara yardımlar geliyor. Her gün olmasa da yine de yiyecek birşeyler buluyorlar. En azından çalışıp bir şekilde geçiniyorlar. Evet, bunlar çok fakir ve muhtaç insanlar ama Bangladeş’in güneyinde bulunan Arakan mültecileri daha fakir ve daha muhtaç durumdalar...
Biraz önce gördüğüm insanlar hayatımda gördüğüm en fakir insanlardı. O yüzden daha fakirini beynim algılayamıyordu.

 

Yollarda herşey var...

Duygularımız o kadar allak bullak olmuştu ki bu sohbet bitmeyecekti. İslamic Aid’teki arkadaşlar artık gitmemiz gerektiğini söyleyince tekrar yola koyulduk. Bangladeş’in en kuzeyine, Hindistan sınırına gidiyorduk. Gideceğimiz yer Sharpur bölgesi idi. Dakka’dan uzaklığı 150 km. olmasına rağmen 4 saatte gideceğimizi duyunca şaşırıyoruz. Bir yanlışlık olmalı diyoruz. Yollar çok kötü diyorlar. Yola çıkınca anlıyoruz ne demek istediklerini.

Yollar bozuk anladık ta ya yoldakiler! Arabaların dışında insanlar, çocuklar, hayvanlar, rikşalar, baby taxiler yani herşey var. Ve herkes kendi halinde. Biz geliyoruz diye kimse bir tarafa çekilmiyor. Yani bizim gibi yol gitmek isteyenler binbir zorlukla yol katetmek zorunda. Kalabalığın yanı sıra yollarda bizi en fazla tedirgen eden, trafiğin, İngilizlerdeki gibi sağdan akmasıydı. Ha şimdi çarptık, şimdi çarpacağız diye, hop oturup hop kalkıyoruz ama şoförler bana mısın demiyor. Burada araba kullanmak sadece cesaret değil aynı zamanda büyük maharette gerektirmekte. Buradaki şoförleri tebrik ederken, bundan sonra Türkiye’nin trafiğine hiç kızmama kararı alarak yolumuza devam ediyoruz.

 

En kuzeyde, Hindistan sınırında bir okul

Şimdiye kadarki en tehlikeli araba yolculuğumuzun ardından Sharpur bölgesindeki bir köy okuluna geliyoruz. Günlerden Cuma. Cuma günleri Bangladeş’te resmi tatil. Her yer gibi okullar da kapalı. Biz geliyoruz diye öğrencileri bugünlük okula çağırmışlar. Hepsi de küçük küçük öğrenciler. Ne kadar fakir oldukları üstlerinden belli. Biz heyecanlıyız ama onlar bizeden de heyecanlı. Okulun bahçesinde etrafa bakınıyorum. Daha önce 100 öğrencilik olduğunu bildiğim okulu arıyor gözlerim. Ne olduklarına anlam veremediğim iki küçük bina var önümde. Onların okul olması imkansız diye düşünüyorum kendi kendime. Tercümanımız anlamış olacak ki bana okulu işaret ediyor. Yani önümde duran küçücük yeri gösteriyor. Bir yandan dışarıdan 3 tane küçücük odalarının olduğu belli olan binaya bakıyorum bir yandan da önümde duran 100 öğrenciye! Bu öğrencilerin buraya nasıl sığdığını merak ediyorum. Hatta bu odalardan bir tanesi de müdür ve öğretmenler odası imiş. Yanındaki bina da köyün camisi.
Burada gördüğümüz camiler bize çok ilginç geliyor. Türkiye’de alıştığımız o gösterişli camilerden ziyade oldukça mütevazi mescitlerle dolu burası. Normal bir odayı andıran mescitlerde halılar bile yok. Hatta çoğu mescitlerde abdesthane bile olmaması bizi şaşırtıyor.
Küçük öğrenciler bizi neşelendiriyorlar. Bizim için hazırladıkları gösteriyi ilgiyle izliyoruz. Kısa bir konuşmadan sonra tüm öğrencilere çanta, defter ve kalem gibi kırtasiye malzemeleri dağıttık. Çocukların, çantalarını alıp yerlerine geçtiklerinde, heyecanla içlerindekini çıkarıp birbirlerine göstermeleri, o an ki mutlulukları herşeye değerdi.
Namazlarımızı okulun yanındaki camide eda ettikten sonra caminin imamı ile görüşüp, caminin ihtiyaçlarını öğreniyor, bir miktar yardımda bulunup tekrar yola koyuluyoruz.

 

Yetimin boynu bükük olurmuş!

Bir başka köyde bulunan yetimhaneye gidiyoruz. 6 ila 14 yaşında 80 yetimin barındığı bir yetimhane burası. Bizim geleceğimizi bildikleri için önceden hazırlık yapmışlar. Heyecanla bizi bekliyorlarmış. Daha bahçeden içeriye girer girmez hepsi etrafımızı sarıyor. Biraz çekingen ama oldukça meraklı gözlerle etrafımızda dolanıyorlar. Daha önce çok yetim görmüştüm ama yetimhane görmemiştim. Yetimin boynu bükük olur derler ya, gerçekten de öyle! Gurupta iki bayandık. Ve çocukların bize olan ilgisi çok farklıydı. Belli ki anne özlemini gidermek istiyorlardı. Onların bu sevgiye susamışlığı karşısında nasıl hareket edeceğimizi şaşırmıştık. Peygamber Efendimiz (sav)’in hadisine nail olabilmek için devamlı yetimlerin başlarını okşuyorduk. Birisinin başını okşadığımızda ya da birisine biraz ilgi gösterdiğimizde önümüzde onlarcası sıralanıyordu. Dillerimizi bilmiyor, bire bir konuşamıyorduk ama gözlerimizle çok şeyler anlatıyorduk birbirimize!
Hep birlikte kaldıkları yerleri gezdik. Hepsi de aynı yerde yatıyor, aynı yerde ders yapıyor ve aynı yerde yemek yiyorlardı. Bazı yetimlerin hayat hikayelerini öğrendik ve duygulu anlar yaşadık.

 

O, hiç kimse değil benim annemdi!

Daha sonra hem öksüz, hem de yetim olan bir çocuk bize bir şeyler söylemeye başladı. Çok güzel bir sesi vardı. Acıklı bir şeyler söylediği belliydi. Nedense hepimiz de ilahi söylediğini düşünüyorduk. Söylerken sesi titriyor ve bazı yerlerde zorlanıyordu. Diğer yetimler de birden masumlaşıverdi. Çocuğun ne söylediğini merak etmiştik. Hepsinin birden boyunları öne eğilmişti. Birden bir sessizlik oluverdi. Herkes susuyor kimse kimseye bakmıyordu. Hemen tercümanımıza soruverdik ne söyledi diye? Bize "anne" ile ilgili okuduğunu söyler söylemez bu sefer bizler başlarımızı öne eğmiş, gözpınarlarımıza söz geçirmeye çalışıyorduk. Yetimlerin önünde ağlamak olmazdı. Onları daha da üzecektik. Ama gözlerimiz laf dinlemiyordu ki. Söylediği ilahinin sözleri bizi çok etkilemişti:

Bir insan benim kalbimde hala duruyor.
Anne lafı benim kulağıma çok hoş geliyor.
Ben bu ismi bir türlü unutamıyorum,
O hiç kimse değil benim annemdi!
Onun ismini duyunca kalbim hala ağlıyor,
Annem annem canım annem.
Bir kere beni yavrum diye çağırsa
benim kalbim huzur doluyordu.
Ben seni kaybetmek istememiştim
ama sen benden çok uzaklara gittin!
Çoğu gece onu düşünmekten gözüme uyku girmiyor
Sen neden beni bırakıp gittin.
O hiç kimse değil benim annemdi!

Biraz kendimizi toparladıktan sonra, o duygu yüklü havayı bozup çocukları sevindirelim dedik. Zaten buraya gelmemizdeki amaçta bu değilmiydi. Onlara biraz ilgi göstermek, ana-baba şefkati vermek ve hediyelerle onları sevindirmek. Her birine pantolon ve gömlekten oluşan yöresel bir kıyafetle, spor ayakkabısı ve çoraplar hediye ettik. Hediyelerini alan çocukların sevinci görülmeye değerdi. Proğramımız bitmiş ayrılık vakti gelmişti. Bizleri sevinçle karşılayan çocuklar, boyunları bükük bir şekilde bizi uğurluyorlardı.

Daha sonra gelişim projesi kapsamında fakir ailelerin kendi geçimlerini kendilerinin temin edebilmesi için iki aileye rikşa, iki aileye de dikiş makinaları yardımında bulunduk. Ayrıca farklı bölgelere su kuyuları dağıtımını yaptık.

Oldukça yorucu ama bi o kadar da huzurlu geçen günün ardından, geç vakitte Dakka’ya doğru yola çıktık.

 

Betonda yatan yetimler!

Ertesi gün uçakla Chittagong’a oradan da beş saatlik minibüs yolculuğuyla dünyanın en uzun sahiline sahip olan Cox Bazaar’a gittik. Hiç istirahat etmeden Ramu köyündeki İbni Abbas Yetimhanesi’ne vardık. Burası aynı zamanda medrese olarak kullanılıyor. 50’si yetim olan 150 öğrenci burada eğitim görmekte. Binanın küçük olması

sebebiyle, yatakhaneleri aynı zamanda sınıf olarak kullanıyorlar. Yani aynı mekanda hem yatıyorlar hem eğitim görüyorlar hem de yemeklerini yiyorlar. Sıraları, tahtaları hatta yatakları dahi yok. Yetimler kuru betonda incecik bez parçalarının üzerinde uyuyorlar. Yetimlerin yaz kış betonda yattıklarını duyunca şok oluyoruz. Hemen acilen tüm yetimlere yatak ve döşek siparişi verdik. Ayrıca akşamları sivrisineklerden dolayı uyuyamadıklarını öğrenince de her biri için cibindirik alınmasını istedik.
Buradaki çocukların neşe ve coşkusu bizi de heyecanlandırıyor. Sıcak bakışları kalplerimizi ısıtıyor. Sanki bizi daha önceden tanıyor gibiler. Hepsiyle teker teker ilgilenmeye çalışıyoruz. Yatak ve cibindiriklerinin yanı sıra, pantolon, gömlek, takke, defter, kalem ve şeker gibi hediyelerle sevindiriyor ve seviniyoruz. Aldıkları hediyeler ve ilgi karşısında gözlerindeki mutluluk ve yüzlerindeki masum tebessüm her şeye değerdi.

 

Çok sıcak, çok önemli

Genel olarak muson ikliminin görüldüğü Bangladeş’te, ülkeye düşen yağış miktarı yüksek olduğundan nem oranı yüksekliği, bunaltıcı sıcaklara sebeb olmakta. Kışın sıcaklık 25-26 derece arasında değişirken yazın 40-45 dereceye kadar ulaşıyor. Bunaltıcı nemden dolayı dışarıda ve özellikle de klima veya pervane gibi soğutucu bulunmayan kapalı alanlarda durmak çok zor buralarda.
Yetimhanenin yanındaki caminin 19 tane pervaneye ihtiyacı olduğunu öğreniyoruz. Pervane almaya gücü yetmeyen cemaat, bunaltıcı sıcaktan dolayı rahat ibadet edemediklerini söylüyor. Bunun üzerine hemen pervanelerin siparişini veriyoruz.
Yine aynı köyde bulunan iki aileye dikiş makinası yardımı yaptıktan sonra, burada da su kuyularının dağıtımını yapıp oradan ayrılıyoruz.
Geceyi Cox Baazar’da geçirmek üzere yine yollardayız. Kıyafetlerimiz buradaki insanlara farklı geldiği için bizim müslüman olduğumuzu anlamıyorlar. Bizi siyahlar içinde görünce galiba rahibe sanıyorlar. Müslüman mısınız diye gittiğimiz her yerde soruyorlar. Evet cevabını alınca da hem şaşırıyorlar hem de çok seviniyorlar.

 

Çaresizliğin içinde süren hayatlar!

Ziyaretimizin dördüncü günündeyiz. İnsanlık dramının yaşandığı kampları gezeceğiz bugün. Zulümden kaçıp Bangladeş’e sığınan, ancak hiçbir hakka sahip olmadan, büyük zorluklarla yaşam mücadelesi veren Arakanlıların öyle bir iki kelimeye sığmayacak bir hayatları var. Onlar hakkındaki yazımı okumak için lütfen buraya tıklayın...

(Arakan ve Arakanlılar)

Mültecilerin bulunduğu bölgede 40 tane su kuyusu açmak için gerekli yerlerden izin aldıktan ve kampları gezdikten sonra Ramu köyündeki yetimhane ve camiye tekrar ziyarette bulunuyor ve sipariş vermiş olduğumuz malzemeleri kontrol ediyoruz. 19 pervanenin çoktan alınmış ve takılmış olduğunu gördüğümüzde çok seviniyoruz. Ama bizden daha fazla sevinen cami cemaati, yetimler ve öğrenciler bize teşekkürlerini bildiriyorlar.
İkinci kez gitmemiz hasebiyle yetimler bize daha da yakın davranıyorlar. Onlarla aramızda tarifi mümkün olmayan bir bağ oluşuyor. Hiç ayrılmak istemiyoruz onlardan. Gözlerinin derinliklerine baktığımızda, yüreklerini okuyabiliyoruz! Anlıyoruz ki: onlar da bizim gitmemizi istemiyorlar!
Çok uzaklarda da olsak onları hiç unutmayacağımıza, yardımlarımıza hep devam edeceğimize söz vererek buğulu gözler arasından savrulup gidiyoruz.

 

Sular altında susuzluk çeken ülke

Bangladeş’e gelir gelmez, ülkenin sular altında olduğunu görmüştüm. Her yerde nehirler küçük göletler vardı. Ve yağmurun da eksik olmadığı bu ülkede nasıl oluyorda susuzluk çekiliyordu anlayamamıştım. Ancak buradaki suların tamamen pis ya da arsenik zehirli olduklarını öğrendik. Temiz su sadece yerin altından belli bir derinlikten çıkartılabiliyormuş. Yani kuyu çalışmalarının yapılması gerekiyor ancak buradaki fakir halkın da buna gücü yetmiyor.
Ertesi gün, buradaki görevimiz bitmiş ilk durağımız olan Dakka’ya dönme vakti gelmişti. Minübüsle gideceğimiz için dönüş yolumuz oldukça uzun olacaktı, yani 7-8 saat kadar. Yolumuz üzerinde bulunan Cox Baazar, Feni ve Comilla bölgelerinde açtırmış olduğumuz su kuyularının bazılarını ziyaret ederek Dakka’ya varmayı planlıyorduk. Aslında açtırdığımız 180 kuyunun hepsininin kontrolünü yapmak istemiştik. Ancak kuyular Bangladeş’in farklı bölgelerinin en ücra köşelerine dek uzandığı için bu kontroller en az iki haftamızı alacaktı. Bizimse o kadar vaktimiz yoktu. Yol boyunca gezdiğimiz su kuyularında gördük ki, kuyular stratejik olarak camilerde, yetimhanelerde, okullarda, insanların sık geçtiği yollarda ve pazar yeri gibi yoğun ihtiyaç yerlerinde açılmış. Çalışmalarımızın amacına en güzel şekilde ulaştığını görmek çok mutlu etti bizleri. Bize verilen emanetlerin, en güzel şekilde değerlendirildiğinin huzuru içerisinde geç vakitte Dakka’ya ulaştık.

 

Bir insana ışık olabilmek!

Yoğun bir şekilde Dakka’da başlayıp, ülkenin en kuzey ve en güneyinde devam eden proğramımız yine yoğun bir şekilde Dakka’da devam ediyordu.

Bugün, bir yıl içerisinde 3 bin insana ışık olmayı hedeflediğimiz katarakt ameliyatlarına ilk olarak burada başladık. Dakka’daki göz hastanesinde, kimileri yıllarca, kimileri de doğuştan katarakt olan yüzlerce insanla karşılaştık. 50 € gibi küçük bir meblağ ile kurtulunabilecek bir rahatsızlıktan dolayı, çoğu insanın hatta çocuk ve bebeklerin ömür boyu karanlığa mahkum yaşamasını aklım almıyordu. Hayat standartları normal olan bizler bile nerelere vermiyoruz ki 50 €’yu! Bir gün alacağımız bir kıyafetten veya ayakkabıdan, ya da çeşit çeşit yediğimiz yiyeceklerden fedakarlık edip bir insanın, bir çocuğun dünyasını aydınlatabiliriz. Bizi hiç mi hiç etkilemeyecek bu para ile bir insanın hayatı kurtulabilir! Sadece biraz bencillikten kurtulmaya ihtiyacımız var sanırım!
Ameliyat olan insanların vaktimiz olmadığından dolayı sargılarının açılmasına şahit olamadık. Ama ameliyat öncesi ve sonrası o yaptıkları dualar, herşeye bedeldi bizim için. Bir de farklı yerlerden gelen haberler bizleri hem çok duygulandırdı, hem de çok mutlu etti: Mesela iki yaşında ki bir çocuk gözleri açılır açılmaz etraftan çok hep annesine bakmış, saatlerce annesini seyretmiş...
Bir insanın böyle bir şeye vesile olması, dünyada yapabileceği en güzel şeylerden bir tanesi olsa gerek.

Evet, yetim ve öğrencilere yardımla başlayan bu bir haftalık hayır yolculuğumuz, su kuyusu projemizin başarılı bir şekilde tamamlanmasıyla devam etti ve insanlara ümit ışığı olan katarakt ameliyatı ile son buldu.
Hiç bir zaman unutamıyacağım bu şirin ülkeden ayrılırken, kardeşlerimizi yokluk içerisinde bırakıp gelmenin ve daha fazla yardım ulaştıramamanın burukluğu ile dönüyoruz Almanya’ya. Ancak bundan sonra omuzlarımıza yüklenen sorumluluğun bilincini de unutmadan!

Hayırseverlerin yardım ve desteğiyle çok farklı projelerle, daha çok farklı bölgelere WEFA ve onun gibi kuruluşların ulaşması dileği ile...

Sayfa 1 / 2

Banka Bilgilerimiz

WEFA e.V.

Banka Adı Kölner Bank
BIC GENODED1CGN
IBAN DE30371600870252525025